Kültür ve Toplum

 

Tarih sayfalarında bir gezinti

Dr. Kamil Çolak   TANZİMAT

 

Giriş
Gülhane Hatt-î Hümayun'u (Tanzimat Fermanı)
Islahat Fermanı (1856)
Diğer Tanzimat Reformları
Tanzimat Devrinin Önemli Şahsiyetleri
Mustafa Reşid Paşa (1800-1858)
Mehmed Emin Ali Paşa (1815-1871)
Keçecizade Mehmet Fuat Paşa (1815-1869)
İbrahim Şinasi (1826-1871)
Ziya Paşa (1825-1880)
Namık Kemal (1840-1888)
Sonuç

 Foto: Öznur Jost

 

"Tarih sayfalarında bir gezinti" adı verilen Türkçe söyleşilerin ilki Tanzimat konusunda olmak üzere 11 Aralık 2002 tarihinde merkezi Essen'de bulunan Uyumcul Eğitim Türk-Alman Kültür ve Dil Enstitüsü TAKDEN'de gerçekleştirildi. TAKDEN Yönetim Kurulu Başkanı Oylar Saguner'in açılış konuşmasını yaptığı söyleşiyi Dr. Kamil Çolak yönetti.

 

TANZİMAT

Giriş

XIII. yüzyıl sonlarında kurulup, XVI. yüzyıl ortalarında siyasal açıdan gücünün zirvesine çıkan Osmanlı Devleti’nin, yine bu yüzyıl sonlarında iç bünyesinde çözülmeler başlamış, ancak devlet XVII. yüzyılda bile yine de büyüklüğünden birşey kaybetmemiştir. Ancak 1683 yılında II.Viyana kuşatmasıyla başlayıp, 1699 Karlofça Antlaşması ile sona eren süreçte yapılan savaşlar, deyim yerindeyse Osmanlıyı epeyce hırpalamıştır. Bu 16 yıllık süreçte Osmanlı Devleti, tek başına Avusturya, Venedik, Lehistan (Polonya) ve Rusya gibi 4 büyük ve ayrıca bir sürü küçük devletle savaşmıştır. Sonuçta 1699 Karlofça Antlaşması ile Macaristan ve Transilvanya gibi bölgeler kaybedilmiş ve Avrupa’da Türk’ün yenilmez olduğu fikri silinmiştir.

1718-1730 yılları arası Osmanlı Tarihi’nde Lale Devri olarak bilinir. Bu dönemde Batı ile temaslar başlamış, ilk defa olarak İbrahim Müteferrika tarafından 1827 yılında matbaa açılmış ve kitaplar basılmıştır.

Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıldan itibaren Batı karşısında askeri teknoloji açısından geri kaldığını ve bu nedenle onlara karşı sık sık mağlup olduğunu düşünmeye başlamıştır. O nedenle, bu yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nde askeri alanda bir yenileşme faaliyeti göze çarpmakta, askeri okullar açılmakta ve Batı’dan eğitmen subaylar getirilmektedir. 

XVIII. yüzyılın sonlarında, 1789 yılında III.Selim Osmanlı Sultanı olduktan sonra, iyice bozulmuş olan siyasal sistemin düzeltilmesiyle ilgili olarak devrin ilerigelen kişilerinden ve bazı yabancılardan devlet işlerinin durumuyla ilgili raporlar (layihalar) istemiştir. Bunun sonucunda, siyasi, idari ve adli alanlarda çeşitli reformlar gerçekleştirmiştir. En önemli reformu, Nizam-i Cedid adıyla kurmuş olduğu ordudur. Ancak bu ordunun kurulmasından rahatsız olan yeniçeriler, diğer bazı toplumsal grupları da kışkırtarak 1808 yılında Kabakçı Mustafa isyanı adıyla bilinen ayaklanmada öncü olmuşlardır. Bu isyan ile tahttan indirilerek öldürülen III.Selim`in reformlarından, daha sonraki dönemlere kalıcı ve kurumsal bir miras geçmemiştir. Ancak bu dönem, Batı`ya dönük bir asker-aydın tipi ile yine Batı`ya dönük liberal ve reformist bir aydınlar çekirdeği yaratmıştır.[1] Bu oluşum, Tanzimat döneminin hazırlanması açısından önemlidir.

III.Selim’in öldürülmesinin ardından padişah ilan edilen IV.Mustafa’nın hükümdarlığı oldukça kısa sürmüştür. IV.Mustafa’dan sonra padişah olan II.Mahmud, kendisini III.Selim’in öldürüldüğü isyan esnasında asilerin elinden kurtaran Rusçuk Ayani Alemdar Mustafa Paşa’nın isteği doğrultusunda taşra güçleriyle (Ayanlar) merkez arasındaki bir sözleşme niteliğinde olan ve karşılıklı vaadler içeren Sened-i İttifak adlı belgeyi imzalamak zorunda kalmış, ancak kısa süre sonra hem bu belgeyi ve hem de Alemdar Mustafa Pasa’yı saf dışı bırakmıştır.

Sened-i İttifak, bir başlangıç, 7 madde ve bir ekten oluşmakta olup, bu belgede merkezi idare ayana güvence vermekte, ayan da merkeze olan sadakatini belirtmektedir. Merkezin ayana vermiş olduğu güvenceler arasında: ayanların hayatı, mal ve mülkleri üzerinde keyfi işlemlerde bulunulmayacağına dair söz verilmesi, ayanların kendilerine bağlı küçük ayanlar üzerindeki egemenliklerinin tanınması ve ayanlıktaki hanedan haklarının babadan oğula geçmesinin kabul edilmesi[2] oldukça dikkat çekicidir. 

Bu belgede ayanların merkeze sadakatini belirtiyor olması olağan ve normal bir durumdur. Ancak padişahın onlara vermiş olduğu vaadler, mutlak monarşi tipindeki bir devlette az rastlanan bir durumdur. Bu açıdan bakıldığında, bu belgeyi meşrutiyete ve hatta hukuk devletine doğru gidişin ilk adımı olarak görmek mümkündür. Çünkü bu belge ile merkezi otoritenin mutlak egemenliği dışarıdan sınırlandırılmaktadır.

Bu belgenin kabulünden bir müddet sonra yeniçeriler Bab-i Ali’yi basmış ve Alemdar Mustafa Paşa sığınmış olduğu yeri havaya uçurarak intihar etmek zorunda kalmıştır. Alemdar Mustafa Paşa’nın ortadan kaldırılmasından sonra II.Mahmud, Sened-i İttifak’ı da yürürlükten kaldırarak merkezi idareyi güçlendirici bazı reformlar gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında: Tımar sistemi kalıntıları ve sipahiliğin kaldırılması, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak askeri güçün siyasal iktidara tabi kılınması, ulemanın mali ve idari özerkliğine son verilmesi, askeri-idari-adli konularda sürekli danışma organları kurulması, dışişleri-içişleri-ticaret-maliye ve evkaf gibi yeni bakanlıklar kurularak idare içinde işbölümüne gidilmesi, ilkel anlamda “kabine sistemi’’ne adım atılması, keyfi verilen cezaların önüne geçmek ve rüşveti ortadan kaldırmak için ceza kanunnamesi çıkarılması,[3] oldukça önemli reformlar olarak dikkat çekmektedir.

II.Mahmud’un:“Ben tebaamın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka gûna (türlü) fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavîdir ve hepsi hakiki evladımdır’’,[4] şeklindeki sözleri de onun tebaası arasında din ve vicdan özgürlüğüne duyduğu saygıyı göstermesi açısından önemlidir.

Esas konumuza gelecek olursak, kelime olarak “düzenlemeler’’ anlamına gelen Tanzimat; 3 Kasım 1839 tarihinde İstanbul Gülhane Parkı’nda ilan edilen bir Hatt-ı Hümayun ile başlayıp, I.Meşrutiyet’e kadar devam eden döneme verilen genel bir isimdir. Bu dönemde gerçekleştirilen reformlar, öncekilerin aksine padişahtan değil, Mustafa Reşid, Ali ve Fuad Paşa’lar gibi az sayıda fakat etkili devlet adamlarından gelmiş ve onlar eliyle yürütülmüştür. Öyle ki, Tanzimat dönemi ve bunun etkilerinin, bu paşaların siyasi ve fiziki ömrüyle sınırlı kaldığı söylenebilir.

Tanzimat’ın diğer bir özelliği, Osmanlı devlet sistemi ile ilgili değişmelerde dış etkenlerin rolünün dikkate değer ölçüde artmış olmasıdır. Mesela Tanzimat’ın asıl mimarı olan Mustafa Reşid Paşa Batı uygarlığıyla bütünleşmenin gerekliliğine inanan yeni bir aydın-bürokrat tipi olup, batılı devletler ve özellikle İngiltere katında büyük saygınlığı olan bir devlet adamıdır. Öte yandan Mısır ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa sorunu nedeniyle başı dertte olan imparatorluğu bu durumdan kurtarmak için başta İngiltere olmak üzere diğer bazı Avrupa devletleriyle ittifak yolları arayan Mustafa Reşid Paşa’ya İngiliz yetkilileri Osmanlı Devleti’nin ekonomik siyasi ve idari hayatında bazı reformların yapılması tavsiyesinde bulunurlar. Ekonomik alandaki reform talepleri Osmanlı ekonomisinin, kendisini dış rekabete karşı koruyan himayeci özelliğinin değiştirilmesini ve böylece liberalleştirilerek dışa açılmasını amaçlamaktaydı. Nitekim İngiltere’de yapılan 1838 Ticaret Antlaşması bütün bu talepleri fazlasıyla karşılamıştır. İngiltere ve diğer Avrupa devletlerinin siyasi ve idari alanlardaki taleplerinin candamarı ise, imparatorluğun bütün uyrukları arasında tam bir eşitliğin sağlanması noktasında odaklaşıyordu. Pek tabii ki, bundan beklenen özellikle Hıristiyan unsurların korunması ve gelişmelerinin sağlanmasıydı. İşte 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı bu bağlam içinde ortaya çıkmışlardır.[5]

Tanzimat reformlarında dış baskı ve etkilerin rol oynadığı açık bir şekilde ortadadır. Ancak bu gerçek, Tanzimat’ı doğuran önemli iç nedenlerin gözden kaçırılmasına yol açmamalıdır. Şöyle ki, reformist bir genç aydın kuşağının yetişmiş olması ve bunların bazı reformlarla devleti düzeltip güçlendirme fikrini ısrarla savunmaları bu döneme damgasını vurmuştur. Tanzimat reformculuğunun ana tezi, devletin faaliyetlerini hukuki güven esasına dayanarak siyasal birliği ve istikrarı yeniden kurmak olmuştur ki, bu hedefe de keyfiliği önleyen, kişisel özgürlük ve dokunulmazlık alanlarını çizen hukuki reformlarla ulaşılabilineceği fikri benimsenmiştir. Sonuç olarak, Tanzimat hem dış ve hem de iç etkilerin kesiştiği bir noktada ortaya çıkmıştır denilebilir.[6]

Tanzimat Döneminde ortaya çıkan reformları üç ayrı başlık altında incelemek mümkündür: Gülhane Hatt-î Hümayun’u (Tanzimat Fermanı), İslahat Fermanı ve diğer Tanzimat reformları.

Gülhane Hatt-î Hümayun'u (Tanzimat Fermanı)

Mustafa Reşid Paşa, “Tanzimat-î Hayriye’’ adı da verilen reform taslaklarını daha II.Mahmut döneminde hazırlatmıştı. Onun ölümünden sonra tahta çıkan Abdülmecid’e bu esasları kabul ettirerek, 3 Kasım 1839 günü İstanbul Gülhane’de elçiler, devlet ilerigelenleri ve halktan oluşan bir kalabalık önünde bizzat kendisi bu hatt-î hümayunu okumuş ve Tanzimat diye bilinen dönem başlamıştır.

Bu fermanda, o dönem bozukluklarının nedenleri sıralanarak söze başlanmakta ve bundan sonra temel amacın ülke ve milleti ihya etmek olduğu belirtilmektedir. Bu girişten sonra ana metnin kişi hakları ve güvenceleri ile yeni yönetim esaslarına ayrıldığı görülür. Kişi hakları, önce kişi dokunulmazlığı ve güvenliği konularında odaklaşır. Bunlar kişisel özgürlük, can güvenliği, yasadışı nedenlerle suçlanmama ve cezalandırılmama, gibi konulardır. Bundan başka, mülkiyet hakkına getirilen güvencelerle, yeni vergileme esasları dikkat çekmektedir. Vergilemede adalet ve eşitlik, harcamalarda denetim temel hedefler arasındadır. Hatt’ın haklar ve güvenceler açısından üzerinde önemle durduğu bir konu da eşitlik sorunudur. Din, dil ve mezhep ayırımına bakılmaksızın herkesin yasalar önünde eşit olduğu ilan edilmektedir. Son olarak, özellikle devlet adamlarını koruyucu nitelikteki bir düzenlemeyle müsadere (el koyma) yasağının getirildiği ve devlet adamlarının usulsüz idari kararlara karşı da korunduğu görülmektedir. Gülhane Hatt-î Hümayunu’nda yokluğu dikkat çeken hak ve özgürlükler ise düşünce, basın-yayın, dernek ve toplanma, çalışma ve kazanma ile ticaret hak ve özgürlükleridir.[7]

Yeni yönetim usulleri ise yasa üstünlüğüne dayalı bir yönetime geçiş hazırlığı, yeni yasaların hazırlanmasında danışma ve serbest tartışma ilkelerine uyulması şeklindeki düzenlemelerde belirmektedir. Bu düzenlemeler: “Yasaların padişahın keyfi iradesinden yada yalnız şeriate bağlı olmaktan çıkarılması, yasa üstünlüğü ilkesinin kabulü, herkesin yasalar önünde eşitliğinin vurgulanması, memurların yasal çerçeve içinde iş görmesi esası, bunu çiğneyenlerin yine ancak yasal yollardan cezalandırılabilmeleri ve keyfi cezalara son verilmesi, mahkemelerde duruşmaların açıklığı, vergi ve askerlik hizmetlerinin adil yasalarla yeniden düzenlenmesi’’[8] şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlar açıkça şunu göstermektedir ki, devlet kendi iktidarını yine kendisi sınırlama yoluna gitmiştir.

Tek taraflı bir işlem olan ve “kendi kendini sınırlama’’ anlayışına örnek teşkil eden Gülhane Hatt-î Hümayunu’nun güvencesi ve yaptırımı da, padişahın bu esaslara uyacağını bildirip yemin etmesinden ibarettir. Padişahı verdiği sözlerden caymaktan alıkoyacak bir yaptırım ya da onu denetleyecek temsili bir kurum yoktur. Ayrıca yemin de, sadece sözvereni bağlamakta, ondan sonraki padişahlar bu yeminle bağlı sayılmamaktadır. Bu noktalar, hattın yaptırım gücünün zayıflığını ve iğretiliğini gösterir. Öte yandan, Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Abdülaziz’in ve hatta II. Abdülhamid’in bile, Gülhane Hatt-î Hümayunu’ndan bir ana kanun gibi söz etmiş olmaları, manevi yaptırımın sanıldığı kadar zayıf bir güvence olmadığını da ortaya koymaktadır.[9]

Gülhane Hatt-î Hümayunu devletin resmi gazetesi Takvim-î Vekayi’de yayınlandığı gibi, taşra yöneticilerine de iletildi. Bunlardan, metni halka okuyup açıklamaları istendi. Vergi ve askerlik dışında kalan konularda hattın derhal uygulanmasına geçileceği de bildiriliyordu.[10]

Tanzimat Fermanı içte ve dışta genellikle olumlu karşılanmış, adalet düzenlilik ve yasal yönetim vaadleri halka umut vermiştir. Bu dönemde Tanzimat Fermanından başka diğer bazı reformlar da gerçekleştirilmiştir ki, bunların en önemlisi 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı’dır.

Islahat Fermanı (1856)

1839’da tanınan hakları yetersiz, verilen sözleri de tutulmamış sayan bazı Batılı devletler, 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı Devleti’ni Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli olarak yeni birtakim istekler ileri sürdüler. Bunların odak noktası, yine Hıristiyan halklara tanınacak olan haklardı. Sonuçta, 1856 Islahat Fermanı’nın esasları Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırıldı. Bu nedenle fermanın bir dış baskı ürünü olduğu açıktır.

Islahat Fermanı’nın ana hedefi, müslüman olmayan halklara eşitlik hakları getirmektir. Bunlara bütün devlet memurluklarına atanabilmek, eyalet meclislerine girebilmek ve Meclis-î Vala’da temsil edilebilmek gibi kamusal ve siyasal haklar da tanınmıştır. Bir başka dikkat çekici yön de, yabancılara tanınan ekonomik hak ve kolaylıklardır.

Fermandaki esaslar özetle şöyledir: Can, mal, namus, şeref dokunulmazlıklarının; müslüman olmayan cemaatlerin ruhani ayrıcalıklarının bir kez daha pekiştirilmesi; kiliselerin topladığı vergilerin kaldırılması; dinsel toplulukların kendi kendilerini yönetebilmeleri, okul ve ibadet yeri açabilmeleri; din ve mezhep yüzünden aşağılanmama; din değiştirmeye zorlanmama; Hıristiyanların da kamu hizmetlerine, bütün okullara, hatta askeri hizmetlere girebilmeleri, mahkemelerde tanıklıklarının eşdeğerde sayılması; müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki davalara karma mahkemelerce bakılması; yargılamaların açık olması; vergide eşitlik; yabancı uyruklulara emlake tasarruf hakkı verilmesi; banka ticaret ve tarım sermayesine olanak sağlanması; Avrupa sermayesi’nden istifade edilmesi.[11]

Diğer Tanzimat Reformları

Tanzimat sadece Gülhane Hatt-î Hümayunu ve Islahat Fermanı’ndan ibaret olmayıp, bu dönemde gerçekleştirilen diğer bazı reformlar da vardır.

Bu dönemde merkezi devlet örgütünde “meclis’’ adını taşıyan fakat bugünkü karşılığı komisyon olan kurullar oluşturulmuştur. Bu meclisler askerlik, maliye, içişleri, ulaştırma, sağlık ve eğitim alanlarında çalışıyorlardı. Yeni kurulların en önemlisi, Meclis-î Vükela adını taşıyan ve eski Divan’ın yerini alan, kabine benzeri bir kuruluştur.

1868 yılında açılan Sura-yi Devlet adındaki birim, her çeşit tüzük ve yasa tasarılarını inceleme ve hazırlama, mülki işler hakkında karar verme, yasa ve tüzüklerin uygulanışında görüş bildirme, memurları yargılama ve nihayet padişah ve nazırlar tarafından kendisine danışılan her konuda görüş bildirme yetkilerine sahipti. Şura-yı Devlet müslüman ve hıristiyan unsurlardan oluştuğu için adeta bir “millet meclisi’’ taslağı izlenimini veriyordu. Ancak bu organ aşırı yumuşak başlı tutumu yüzünden ağırlığını hissettiremedi.[12]

İdari alanda, valilerin nüfuz ve yetkilerinin azaltılması, mali işlerin merkezden atanan geniş yetkili amirlerin eline verilmesi, taşra yönetiminin her kedemesinde yerel yönetim meclislerinin kurulması gibi yeniliklere rastlanır. Ayrıca kadılık örgütü daha sıkı bir denetime bağlanmış, 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile de mülki sistem Fransa’dakine benzer şekilde yeniden bölünmüştür. 

Tanzimat’ın bir başka katkısı da kanunlaştırma hareketidir. Arazi ve ceza kanunları gibi bazı kanunlar yerel nitelikte iken, deniz ve kara ticareti, ticaret yargılama usulü gibi konulardaki kanunlar yabancı ülkelerden alınmaydı. Kanunlaştırma hareketlerinin en önemli zaafi ise birlik ve bütünlükten yoksun olmalarıdır. Bir kısmı İslam hukukundan gelen, bir kısmı ise Batı kaynaklarından aktarılan yasaların beraberliği kurallar konusunda bir ikilik oluşturmuştur. Bu nedenle kanunlaştırma hareketleri köklü bir değişikliğe imkan vermemiştir.[13]

Tanzimat Devrinin Önemli Şahsiyetleri

Mustafa Reşid Paşa (1800-1858)

İstanbul’da doğmuş ve eniştesi Sadrazam Ispartalı Ali Paşa tarafından yetiştirilmiştir. Arapca, Farsca ve Fransızca öğrenmiş, Sadrazam olan eniştesi ile beraber Mora’ya giderek Yunan isyanınının safhalarını, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti aleyhindeki müdahalelerini yerinde görmüş ve esaslı fikirler edinerek dönmüştür. Kısa zamanda yeteneği anlaşılmış ve daha Tanzimat’tan evvel tanınır bir devlet adamı olmuştur. Önce Londra Büyükelçisi olmuş, daha sonra Hariciye Nazırlığı yapmış ve son olarak II.Mahmud 1839 yılında ölmeden bir süre önce vezir payesine kadar yükselmiştir.

Mustafa Reşid Paşa, o sıralarda Mısır Meselesi ve Rusya’nın Balkanlardaki Osmanlı aleyhtarı politikaları nedeniyle rahatsızlık içinde olan Osmanlı Devleti’nin, bu durumdan kurtulması için İngiltere başta olmak üzere Avrupalı bazı devletlerle ittifak yapması gerektiğini düşünüyordu. Ancak İngilizler, Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni desteklemeleri karşılığında, ülkede bazı reformların gerçekleştirilmesini istiyorlardı. İşte bu nedenle Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanmış olan Tanzimat Fermanı, II.Mahmud’un ölümüyle tahta çıkan Sultan Abdülmecid tarafından imzalanmış ve Gülhane’de bizzat Mustafa Reşid Paşa tarafından 3 Kasım 1839 tarihinde okunarak ilan edilmiştir.

Tanzimat devri, 1878’de II.Abdülhamid idareyi eline alana dek sürmüştür. Bu devrede, Mustafa Reşid Paşa sadrazam olmadığı yıllarda bile devletin özellikle dış siyasetine hakim olmuştur. İlk defa 1848 yılında Sadrazam olan Reşid Paşa, toplam 6 defa bu görevi icra etmiştir. Paşa’nın ilk olarak ele aldığı konu Mısır Meselesi’dir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Mısır, Hicaz, Filistin, Suriye ve Adana’yı ele geçirmişti. Osmanlı Devleti’ne sadrazam olarak hükmetmek istiyordu. II.Mahmut’un ölümü üzerine Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa Osmanlı Donanması’nı İskenderiye’ye götürerek Mehmed Ali Paşa’ya teslim etmişti. Bu bir faciaydı, çünkü şimdi Mehmed Ali Paşa’nın elinde büyük bir donanma vardı. Ayrıca Fransa da onu destekliyordu.

İşte böyle bir atmosferde Reşid Paşa’nın ustaca siyaseti devreye girdi. İngilizlerle görüşen Paşa, Hindistan yolu üzerinde Fransa’nın nüfuz kurmasının tehlikeli olduğu konusunda onları ikna etti. Böyle olunca, İngilizler Mehmed Ali Paşa Meselesi’ne karışmamaları konusunda Fransızları savaşla tehdit etti. Bundan sonra Reşid Paşa İngilizleri Ruslar’ın karşısına dikti. Avusturya zaten Osmanlı Devleti’ni tutuyordu. Sonuçta Osmanlı ordusu Beyrut civarında Mehmed Ali Paşa ordusunu mağlup etti ve onun hakimiyetindeki yerler geri alındı. 

1849’da mülteciler meselesinde İngiltere ve Fransa nezdinde devlete büyük bir itibar kazandırılmış ve Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı İngilizler ve Fransızlar Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa girmişlerdir. Paris Antlaşması ile de, Rusya Karadeniz’de donanma bulundurma hakkını, dolayısıyla boğazları tehdit edebilme durumunu kaybetmiştir. Bu gelişmelerde önemli rolü olan büyük devlet adamı Mustafa Reşid Paşa, 1858 yılında vefat etmiştir.

Mehmed Emin Ali Paşa (1815-1871)

5 defa sadrazamlık, 7 defa da hariciye nazırlığı yapan büyük bir devlet adamıdır. 15 yaşında iken Bab-î Ali’ye Divan-î Hümayun Kalemi’ne girmiş ve orada çalışırken Fransızca öğrenmiştir. 1835 yılında Viyana elçiliği katipliğine gönderilmiş ve 1,5 yıl burada görevli olarak kalmıştır. Mustafa Reşid Paşa’nın himayesinde yetişen Ali Paşa, Londra sefaret müsteşarlığı da yapmış ve 1841 yılında Londra Büyükelçisi olmuştur. 3 yıl kadar bu görevde kalan Paşa, Mustafa Reşid Paşa’nın ilk defa olarak sadrazamlığa getirilmesiyle 1846 yılında Hariciye Nazırı olmuştur. 2 yıl sonra Reşid Paşa’nın azli üzerine görevden alındıysa da, Reşid Paşa’nın tekrar sadrazam olmasıyla yeniden Hariciye Nazırlığına getirilmiştir.

1857 yılında, ilk defa olarak 37 yaşında iken M. Reşid Paşa’nın yerine sadrazam olmuştur. Reşid Paşa’yı çok sevdiğinden, göreve gelir gelmez onu ziyarete gitmiş, fakat kısa süre sonra bazı nedenlerden dolayı araları açılmıştır. Bir yıl geçmeden görevden alınan Âli Paşa, 1855 yılında ikinci kez sadrazamlığa getirilmiştir. Daha sonra bir defa daha görevden alınıp yeniden sadrazamlığa getirilen Paşa, Sultan Abdülaziz devrinde de iki kez sadrazamlık yapmıştır. Bu arada Hariciye Nazırlıkları ve diğer bazı önemli görevleri de vardır. Beşinci sadrazamlığı sırasında vereme yakalanan Paşa, Bebek’teki yalısında ölmüş ve Süleymaniye Camii yanına defnedilmiştir.

Keçecizade Mehmet Fuat Paşa (1815-1869)

İstanbul’da doğan Fuat Paşa, medrese eğitimi görerek Arapca ve Farsca öğrenmiştir. Daha sonra öğretim dili Fransızca olan Tıbbiye’ye girerek burada mükemmel Fransızca öğrenmiş ve doktor olarak mezun olmuştur. 1839’da Bâb-i Âli Başmütercimliği ve 1841’de de Londra Büyükelçiliğinde başkatiplik yapmıştır. Böylece Londra’da Tanzimat devrinin büyük simasi Büyükelçi Ali Paşa’nın maiyyetinde bulunmuştur. 1844’de Madrid sefiri olmuş, 1847 yılında ûlâ (korgeneral) rütbesini almış olarak Eflak’i teftiş için geniş yetkilerle Bükreş’e gitmiştir. 1849 yılında Rusya nezdinde olağanüstü büyükelçi olarak Petersburg’a (Leningrad) gönderilmiştir. Daha sonra Sadrazam Mustafa Reşid Paşa tarafından sadaret müsteşarı yapılmış ve Sultan Abdülmecid tarafından da imtiyaz nişanı ile mükafatlandırılarak kendisine bâlâ (orgenaral) rütbesi verilmiştir.

Mülteciler meselesi: Paşa henüz 34 yaşında iken (1849 yılı dolayları, Paşa Sadaret Müsteşarı iken), Rusya ve Avusturya’dan 1120 mülteci Osmanlı Devleti’ne sığınmış ve Osmanlı devleti bu mültecileri savaşı göze alma pahasına bu devletlere iade etmemiştir. Bu hareketiyle Osmanlı Devleti, liberal Avrupa devletlerinin takdirini kazanmıştır. Londra’da İngiliz halkı, Türk Büyükelçisi caddeden geçerken atları arabadan çözüp, arabayı elçilik binasına kadar kendileri çekmişlerdir. Sonuçta Rusya ve Avusturya devletleri Osmanlı Devleti’ne savaş açmaya cesaret edememişlerdir. Mülteciler Meselesi diye bilinen bu meselenin bu şekilde hallinde, Mustafa Reşid Paşa’dan sonra en önemli rolü Fuat Paşa oynamıştır.

Olağanüstü müfettiş sıfatıyla Mısır’a giden Paşa, orada 4 ay kalarak Tanzimat kanun, nizam ve islahlarını bu eyalete tatbik etmiştir. Ayrıca, Mısır Eyaleti’nin her yıl düzenli olarak İstanbul’a göndermiş olduğu vergiyi de üçte bir oranında yükseltmiştir. Dönüşünde ise Hariciye Nazırı olmuştur. Fransa taraftarı bir siyaset izleyen Paşa’nın Rusya aleyhindeki davranışları Rusya’da aleyhine büyük bir tepki yaratmıştır. Bunun üzerine devletin başına bir gaile açmamak için istifa eden Paşa, bir müddet sonra Âli Paşa sadrazam olunca yeniden ayni görevine getirilmiştir. Abdülmecid tarafından kendisine Vezir rütbesi (mareşal) verilen Paşa, Viyana ve Paris’e giderek önemli barış projeleri üzerinde çalışmıştır.

Dürzi Meselesi: Lübnan’da ve Güney Suriye’de Hırıstiyan ve Dürzi Araplar arasında vukubulan kanlı çatışmaları ve isyanları önlemek üzere Şam’a giden Paşa, burada 167 kişiyi idam ettirmiştir. Ayrıca Suriye genel valisi Müşir Ahmet Paşa’yı kurşuna dizdirmiştir ki, bu hareketi sonradan çok tenkid edilmiştir.

Sultan Abdülmecid’in ölümü ve Sultan Abdülaziz’in tahta çıkmasından bir süre sonra ilk defa olarak sadrazamlığa getirilmiştir. 14 ay sonra istifa eden Paşa, daha sonra bir kez daha sadrazam olmuş ve daha sonra da Âli Paşa kabinesinde hariciye Nazırlığı yapmıştır. 21 Haziran-17 Ağustos 1867 arasında Sultan Abdülaziz’in Paris, Londra ve Viyana’yı ziyaretinde yanında bulunmuştur. Bu ziyaret çok önemlidir, çünkü bir Osmanlı Padişahının yabancı ülkeleri ziyaretinin tek örneğidir. 

Daha sonra rahatsızlanan Paşa, dinlenmek için gittiği Fransa’nın Nice kentinde 12 Şubat 1869’da vefat etmiştir. Cenazesi Fransız hükümetinin tahsis ettiği bir savaş gemisiyle Türkiye’ye getirilmiş ve İstanbul Bayezid’deki türbesine defnedilmiştir.

İbrahim Şinasi (1826-1871)

Şinasi ilk öğrenimini mahalle mektebinde tamamladıktan sonra Tophane Kalemi’ne katip olarak girdi. Oradaki iki katipten Arapca ve Farsca öğrendikten sonra, devlet hizmetindeki Fransız asıllı bir mühtediden de Fransızca öğrendi. 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra Avrupa’ya öğretim için gençler gönderilmeye başlanınca, ilk gönderilen sivil Türk öğrencisi olmuştur. Paris’te maliye eğitimi gören Şinasi’nin, yurda döndükten sonra devlet dairelerindeki görevi sürekli olmamıştır. Mustafa Reşid Paşa ile Ali Paşa arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle zaman zaman görevinden uzaklaştırılıp yeniden dönmek zorunda kaldığı için resmi işlere karşı ilgisi ve sevgisi azaldı.

Şinasi gazetecilik yönüyle de ön plana çıkan büyük bir edebiyat adamıdır. O nedenle Osmanlı Devleti’nde gazete basımının gelişme sürecinden kısaca bahsetmekte yarar vardır.

Osmanli Devleti’nde ilk Türkçe gazete, devlet tarafından çıkarılan Takvim-i Vekayi idi. Bu bir resmi gazete idi. Öte yandan, ilk Türkçe özel gazete 1840 yılında Churchill adında bir İngiliz tarafından Ceride-i Havadis adıyla çıkarılmıştır. Churchill, gazetesini çıkarmak için “kalem’’lerde çalışanların yardımlarına başvurmuştur. Zamanla Ceride-i Havadis bu kişilerden gerçek gazeteci kimliği kazanmaya başlayan bir kadro oluşturdu.[14] 

Şinasi 1860 yılında arkadaşı Agah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahval adlı gazeteyi çıkardı. Şinasi’nin daha sonra, 1862 yılında Tasvir-i Efkar Gazetesi’ni çıkardığı görülmektedir. Şinasi 1863 yılında çalışmış olduğu Maliye Nezareti’nden atılmıştır ki, bunun nedeni muhtemelen gazetesinde yazmış olduğu eleştirel bir makaledir. Bundan sonra Şinasi’nin Paris’e kaçması, genellikle Ali Paşa’ya karşı hazırlanan bir komploya katılmasına yorulur. Şinasi’nin dünya görüşünde aydınlanma devri fikirlerinin önemli bir rol oynadığını ve kendisinin Osmanlı devlet ve toplum sisteminin bu ögelere göre şekillenmesini istediğini anlıyoruz.[15] 

Şinasi’nin Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde geliştirdiği “kritik söylem’’ (eleştirel yaklaşım), kendisinden sonra gazeteyi teslim ettiği Namık Kemal tarafindan da devam ettirilmiştir.

Tanzimat’la başlayan Batı’ya yönelme hareketinde, Türk aydınlarına ilk düzenli yolu gösteren Şinasi olmuştur. Gazetecilik, şiir, nesir, tiyatro ve dil çalışmaları alanlarında eserler ortaya koymuştur. Eserlerinde dil, şekil, ruh ve anlam bakımından yenilikler görülmektedir. Türk Edebiyatı’nda ilk defa tiyatro eserini Şair Evlenmesi adıyla Şinasi yazmıştır. Son olarak büyük bir sözlük hazırlamakta iken 45 yaşında İstanbul’da vefat etmiştir.

Ziya Paşa (1825-1880)

Aslen Erzurumlu olup İstanbul’da dünyaya gelen Ziya Paşa, Mustafa Reşid Paşa tarafından 3.katip olarak Saray’da işe alındı. Kişisel gayretleriyle Fransızca öğrendi. M.Reşid Paşa’nın ölümü üzerine Saray’daki görevinden uzaklaştırıldı ve önce Zaptiye Müsteşarlığına, sonra Atina elçiliğine ve daha sonra da Paşalık rütbesiyle Kıbrıs Mutasarrıflığına tayin edildi.

Bir müddet sonra “Yeni Osmanlılar Cemiyeti’’ne girdi. Bu cemiyetin amacı memlekette meşrutiyet idaresini kurmaktı. Hükümet, bu cemiyet üyelerini keşfederek vazife ile yurdun uzak bölgelerine göndermeye başlayınca, Ziya Paşa da bu durumdan nasibini aldı ve Ali Paşa tarafından ikinci defa olarak Kıbrıs mutasarrıflığına (valiliğe yakın bir makam) tayin edildi. Ancak, bu defa Kıbrıs’a gitmeyen Ziya Paşa, yakın arkadaşı olan Namık Kemal ile birlikte 1867’de Paris’e kaçtı. İki arkadaş buradan Londra’ya geçti ve baskı idaresine karşı savas açarak “Hürriyet’’ gazetesini çıkardı. 

Paris Londra ve Cenevre’de 5 yıla yakın bir süre kalan Ziya Paşa, Sadrazam Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a döndü. Uzun bir süre işsiz kalan Paşa, Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra maarif müsteşarı oldu. II.Abdülhamid İstanbul’da kalmasından kuşkulandığı için çok geçmeden onu vezir rütbesi ile Suriye genel valisi yaparak İstanbul dışına gönderdi.

Edebi kişiliğine gelince: Ziya Paşa, Şinasi ve Namık Kemal ile beraber Tanzimat edebiyatının üç büyük kurucusundan biri olarak kabul edilir. Önemli şiirleri, manzum eserleri ve nesirleri vardır. Manzum eserleri arasında Hiciv ve Mizah türüne de rastlanır ki, “Zafername’’ bu konuda hayli tanınmış bir eseridir. Bu eserde, Sadrazam Ali Paşa’yı medheder görünerek alaylı bir şekilde hicvetmektedir. Bu eser Türk edebiyatının belli başlı siyasi mizah örneklerinden biridir.

Ziya Paşa'dan bir gazel:

Diyar-i küfrü gezdim beldeler kasaneler gördüm,

Dolaştım mülk-î İslamı bütün viraneler gördüm.

Bulundum ben dahi darüş-şifa-î Bab-î Ali’de,

Felatun’u beğenmez anda çok divaneler gördüm.

Huzur-i kuse-i meyhaneyi ben görmedim gitti,

Ne meclisler, ne sahbalar, ne isrethaneler gördüm.

Cihan namındaki bir maktel-î ame yolum düştü,

Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm.

Ziya, değmez humar-i keyfine meyhane-i dehrin,

Bu isretgehte ben çok durmadım amma neler gördüm.[16]

Namık Kemal (1840-1888)

Büyük şair, fikir ve siyaset adamımızdır. Abdülaziz ve II.Abdülhamid devirlerinde istibdada karşı amansız bir mücadele vermiş ve ateşli yazılarıyla millette hürriyet aşkını uyandırmıştır. O nedenle hürriyet şairi, vatan şairi diye anılır. 

Tekirdağ’da dünyaya gelmiş, çok iyi Arapca, Farsca ve Fransızca öğrenmiştir. 17 yaşında Bâb-i Âli Tercüme Odası’na girdiğinde divan sahibi bir şairdi. Daha 20 yaşındayken şair olarak ünü bütün İmparatorluğa yayılmıştı. 1861’de Encümen-i Suara’ya (Şairler Akademisi) üye oldu. 1862’de Şinasi’nin Tasvir-i Efkar Gazetesi’ne girmesi, onun hayatında büyük bir değişikliğe sebep oldu. Çünkü Şinasi’nin vesilesiyle Namık Kemal de gazeteciliğe ve siyasete atılmış oluyordu. 1865’de Şinasi Paris’e gidince Namık Kemal gazetenin başına geçti. Ondan sonra, siyasi başyazılarıyla Bâb-i Ali’yi tenkide ve Ali Paşa ile Fuat Paşa’ya karşı amansız bir mücadeleye girişti. Bu sıralarda veliaht V.Murad’ın dostluğunu kazandı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girerek V.Murad’ı tahta geçirmeyi ve böylece Ali Paşa’yı iktidardan uzaklaştırmayı tasarlayan grubun içinde yer aldı. Ali Paşa bu amansız yazardan kurtulmak için onu İstanbul’dan uzaklaştırmayı düşündü ve 1867 yılında onu Erzurum vali yardımcılığına atadı. Aynı anda Ziya Paşa’da Kıbrıs mutasarrıflığına atanmıştı. Her ikisi de bu görevleri kabul etmediler ve birlikte Paris’e gittiler. Daha sonra Londra’ya geçerek orada Hürriyet Gazetesi’ni çıkardılar (Genç Osmanlılar).

1870 yılında İstanbul’a dönen Namık Kemal, burada İbret Gazetesi’ni çıkararak yine ateşli yazılarıyla hürriyet için çalışmaya devam etmiştir. Ali Paşa’nın 1871’de ölümünden sonra, 1872’de Gelibolu mutasarrıflığına atanmış, ancak kısa süre sonra bir bahaneyle azledilmiştir. İstanbul’da 1873’de Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre adlı piyesi sahnelendikten sonra veliaht Şehzade V.Murad lehinde gösteri yapılmıştır. Bunun üzerine Namık Kemal ve arkadaşları tevkif edilmişlerdir. Kıbrıs'ta Magosa Kalesi'ne sürülen Namık Kemal, burada bir müddet hapis yatmış ve sonra Magosa’da serbestçe yaşamasına izin verilmiştir. Namık Kemal’in birçok eserini burada kaleme aldığı bilinmektedir.

Namık Kemal 1876’da V.Murad’ın tahta geçmesi üzerine affedilmiş ve İstanbul’a gelerek Şura-yı Devlet adındaki Anayasa’yı hazırlayan komisyona üye olmuştur. Namık Kemal, II.Abdülhamid tahta çıktıktan sonra da hürriyetçi yazılarına devam ettiğinden tutuklanmış, fakat mahkemede beraat etmiştir. Bunun üzerine, II.Abdülhamid onu sırasıyla Midilli, Rodos ve Sakız adalarına mutasarrıf olarak göndermiştir ki, son görevinde, Sakız’da 1888 yılında zatürreden vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine Rumeli fatihi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki türbesinin yanına defnedilmiştir.

Namık Kemal hürriyet savaşçılığının yanısıra, romanları, piyesleri ve şiirleri ile de Tanzimat edebiyatında çok önemli yer alır. Namık Kemal vatan ve hürriyet duygularını olağanüstü bir epik-lirik hava içinde belirtmiş ve eserlerinde başkalarında pek görülmeyen bir unsur kullanmıştır: heyecan. Osmanlı devlet adamı ve aydını sorunlarını heyacanla değil zeka ile halletmeye çalışır. Oysa Namık Kemal’in yazılarında “vatan için faydalı olma’’ heyecanı vardır. Heyecan unsuru daha ziyade Avrupa’da görülen Romantizm akımında vardır. Namık Kemal muhtemelen bu akımdan etkilenmiştir.[17] 

Yeni Osmanlılar ve onların bir üyesi olan Namık Kemal, bir yandan anayasacılığı ve meşruti monarşiyi överken, aynı zamanda kültürel değer olarak şeriatı savunuyorlardı. Çünkü bu şekilde geniş bir vatandaş kitlesinin katılımının sağlanacağı düşünülüyordu. Bu tutum Tanzimat’a karşı olan bazı dini gelenekçi kişilerin de Yeni Osmanlılar’ın yanında yer almasını sağlamıştır.[18]

Sonuç

Tanzimat Devri ile ilgili genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Tanzimat ile birlikte Saray’ın karşısında yeni bir siyasal güç olarak Tanzimat bürokrasisi oluşmuş denilebilir. Siyasal düzeyde dikkati çeken en önemli sonuç budur.

Tanzimat, kişisel özgürlük, kişi dokunulmazlığı ve kişi güvenliği alanlarında da olumlu ve pratik ilerlemeler sağlamıştır. Köle ticareti kaldırılmış; keyfi ve gizli idamlar, işkenceler seyrekleşmiş; feodal güçlerin yerli halk üzerindeki baskıları azalmıştır. 

Tanzimat sosyal ve siyasal kurumlarda köklü bir değişiklik sağlayamamış olmasına rağmen, anlayış (zihniyet) düzeyinde önemli ilerlemelere yol açmıştır. Yasallık, eşitlik ve meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesi bunun en belirgin örneğidir.

Tanzimat’ın kurumsal desteklerden yoksun olması ise, onun başarısızlıklarının ana nedenidir. Tanzimatçılar bir siyasal partiye ya da kitle tabanına dayanmıyorlardı. Ayrıca Tanzimat reformlarını yürütecek temsili bir organ da yoktu. Yine, dış müdahaleler ve bunlara bağlı olarak oluşan iç gruplar arasındaki hesaplaşmalar da, reformlar yolunda ilerlenmesini güçleştiriyordu. Tanzimat’ın canlılığı adeta birkaç devlet ilerigelenlerinin azim ve iradesine kalmış gibiydi. Öte yandan, Tanzimat reformlarından rahatsız olan fanatik dinci çevreler ve devlet ile daha önceden çıkar ilişkileri olan ve şimdi çıkarları zedelenen çevreler (mültezim, voyvoda, ayan, sarraf vs.) geniş bir muhalefet bloku oluşturmuşlardı.[19]

İşte bütün bu koşullar Tanzimat’ın sonunu hazırlamıştır. Kurumlar ve kitle desteğiyle değil, büyük isimlerle ayakta duran Tanzimat da, Mustafa Reşid Paşa ve onun yetiştirdiği Ali ve Fuad Paşa’ların ölümleriyle ömrünü tamamlamıştır. Pek tabii ki, yukarıda kendileri hakkında bilgiler vermiş olduğumuz Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’ların başını çektiği Genç Osmanlılar (Yeni Osmanlılar) dediğimiz aydın grup da, daha iyiyi yakalayabilmek adına yapmış oldukları etkin muhalefetleriyle bu devrin son bulmasına ve Meşruti düzene geçilmesine vesile olmuşlardır. Ancak meşrutiyetin ilanından önce, özellikle 1871’den sonra, ülke Bab-î Ali ve Sadaret makamını yeniden kendine bağımlı hale getiren Saray’ın otoritesi altına girmiş ve böylece mutlakiyetçi sisteme geri dönülmüştür.[20]

Bilimsel çevrelerde Tanzimat ile ilgili olarak iki ayrı değerlendirme yapıldığı görülmektedir. Birinci görüşe göre, bütün eksiklerine rağmen Tanzimat, hukuk devletine ve liberalleşmeye doğru atılmış önemli bir adımdır. Diğer görüşe göre ise, Tanzimat Osmanlı Devleti’nin yarı sömürgeleşmesinin üst yapıdaki (siyaset, hukuk, ideoloji) bir yansımasıdır. Bu bağlamda, Tanzimat reformları Batı kapitalizminin Osmanlı Devleti’ni denetimi altına almasını kolaylaştırmıştır[21] denilebilir.

[1] Bülent Tanör, “Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış’’, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C.1, İstanbul, Tarihsiz, s.12.

[2] Tanör, s.13.

[3] Tanör, s.12.

[4] Tanör, s.12.8.

[5] Tanör, s.13.

[6] Tanör, s.14.

[7] Tanör, s.15.

[8] Tanör, s.15.

[9] Tanör, s.15-16.

[10] Tanör, s.16.

[11] Tanör, s.16.

[12] Tanör, s.16.

[13] Tanör, s.16.

[14] Şerif Mardin, "Tanzimat ve Aydınlar", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.1, İstanbul, Tarihsiz, s.47.

[15] Mardin, s.47.

[16] Hayat Ansiklopedisi, C.6, s.3338.

[17] Mardin, s.49.

[18] Mardin, s.50.

[19] Tanör, s.17.

[20] Tanör, s.17.

[21] Tanör, s.17.