Kültür ve Toplum

 

Tarih Sohbetleri

Dr. Kamil Çolak   I.MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DEVİRLERİ

 

I.Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri

II.Abdülhamid (1876-1909) Devri Siyasi Olayları

II.Abdülhamid Devri'nde Sansür

Kanun-i Esasi

 Foto: Öznur Jost

 

"Tarih Sohbetleri" adı verilen Türkçe söyleşi I.Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri konusunda olmak üzere 8 Ocak 2003 tarihinde merkezi Essen'de bulunan Uyumcul Eğitim Türk-Alman Kültür ve Dil Enstitüsü TAKDEN'de gerçekleştirildi. TAKDEN Yönetim Kurulu Başkanı Oylar Saguner'in açılış konuşmasını yaptığı söyleşiyi Dr. Kamil Çolak yönetti.

 

I.Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri

Bir hükümdarın başkanlığı altındaki parlamento idaresine meşrutiyet (meşruti krallık) denir. Osmanlı tarihinde de, padişahların nüfuz ve yetkilerinin Kanun-i Esasi (anayasa) ile sınırlandırıldığı hükümet şekline meşrutiyet denildiğini görüyoruz. I. Meşrutiyet denilen dönem, 23 Aralık 1876 tarihinde Kanun-i Esasi’nin ilanıyla başlamış ve 14 Şubat 1878 tarihinde Meclis’in Sultan II.Abdülhamid tarafından kapatılmasıyla son bulmuştur. Bu tarihten itibaren başlayıp 1908 yılında Sultan II.Abdülhamid’in II.Meşrutiyeti ilan ettiği döneme kadar devam eden sürece ise İstibdat Devri adı verilir.

II.Abdülhamid (1876-1909) Devri Siyasi Olayları

Abdülmecid’in oğlu olan II. Abdülhamid, amcası Abdülaziz tahttan indirilerek yerine getirilen V.Murad delilik belirtileri gösterince 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkarılmıştır. Bu dönemde Sırbistan ve Karadağ ile savaşlar devam ediyordu ve Bosna-Hersek ile Bulgaristan isyanları çıkmıştı. Bu meselelerin halli için yabancı elçiler İstanbul’da toplanmış iken (İstanbul Konferansı), II.Abdülhamid anayasayı ilan ettirmiştir (23 Aralık 1876).

İstanbul Konferansı kararları ve ardından Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etme tehlikesine karşı İngiltere’nin isteğiyle Londra’da toplanan konferansın kararları Meclis-i Mebusan tarafından reddedilmiştir.

Bunun üzerine Rusya, kararları kabul ettirmek bahanesiyle Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan etmiştir (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı-93 Harbi). Bu savaşı Sadrazam Mithat Paşa da istemekteydi, zira Batılı devletlerin Osmanlılarla beraber Rusya’ya karşı savaşa gireceğini düşünüyordu. Ancak düşündüğü gibi olmamıştır. Bu savaşı bahane eden Sultan II.Abdülhamid 14 Şubat 1878’de Meclis-i dağıtmış, yani Meşrutiyet’i rafa kaldırmıştır.

Savaş sonunda, İstanbul kapılarına kadar gelen Ruslarla çok ağır şartlarda Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması imzalanmıştır (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde Osmanlı'ya bağlı Dobruca, Doğu Makedonya ve Trakya'yı içine alan Büyük Bulgaristan Prensliği kuruluyor; Romanya, Sirbistan ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuşuyordu. Antlaşmanın maddeleri oldukça ağırdı. Bu gelişmelerin Rusya’nin lehine olacağını düşünen Batılı devletler devreye girmiş ve antlaşma maddelerini hafifletmek maksadıyla 1878 yılında Berlin’de yeni bir Kongre toplanmıştır.

Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusya'nın da katıldığı Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878'de imzalanan bir antlaşmayla son buldu. Sırbistan, Karadağ ve Romanya'nın bağımsızlıkları onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensliği haricinde müstakil bir Doğu Rumeli eyaleti oluşturuldu. Makedonya, Osmanlı Devleti'nin elinde kaldı. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'a sahip oldu.

Ayrıca, savaşa girmeyen diğer devletler de bu işten karlı çıkmışlardır. Şöyle ki, Avusturya-Macaristan belirli bir süre için Bosna-Hersek’i; Yunanistan Teselya’nın bir kısmını ve İngiltere de Kıbrıs’ı almıştır.

93 Harbi'nden sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çıkarıldığı görülmektedir. Osmanlı Devleti'ne bağlılıkları sebebiyle "millet-i sadıka" olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri Doğu Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Rusya ve ardından İngiltere tarafından kullanılmaya başlandılar. Hinçak ve Tasnak örgütlerini kurarak, İstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler özellikle İngilizler tarafından destekleniyorlardı. Doğu'da hiçbir zaman çoğunluk olamayan Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya, Akdeniz ve Orta Doğu'ya sızabilecekti. İngiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandığı Ermeniler 1889'dan itibaren teröre başladılar. Van, Erzurum ve Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından başkentte Osmanlı Bankası'na kanlı bir baskın yaparak bankayı işgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular. I.Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler Türklere karşı faaliyetlerine devam etmişlerdir.

Dönemin diğer siyasi olaylarına gelince; Fransızlar 1881’de Tunus’u, İngilizler 1882’de Mısır’ı, Bulgarlar da 1885’de Doğu Rumeli vilayetini işgal etmişlerdir. 1897’de Girit’de isyan çıkmış ve Yunanlılar da onların yanında yer alınca savaş çıkmıştır. Savaşı Osmanlılar kazanmış ancak Girit özerklik kazanmıştır ki, sonradan Yunanistan’a ilhak edilecektir.

Yine bu dönemde milletin bağışlarıyla Hicaz Demiryolu, yabancı sermaye ile de yine Anadolu ve Rumeli’de bazı demiryolları yapılmıştır. Ayrıca Mülkiye Mektebi, Hukuk gibi yüksekokulların kurulduğunu görüyoruz.

II.Abdülhamid’in saltanatının son dönemlerinde, içteki baskı ve dışardaki başarısızlıklar bu durumdan memnun olmayanları muhalif bir grup olarak gizli gizli birleşmeye sevketmiştir. Gizli olarak kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin paropagandaları Makedonya’da özellikle subaylar arasında etkili olmuş ve Manastır ile Selanik’de isyan çıkmıştır.

İsyan bastırılamayınca Sultan anayasayı ikinci defa ilan etmek zorunda kalmıştır (23 Temmuz 1908). Ancak bu hürriyet havası uzun sürmemiştir. Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i tam olarak ilhak etmiş (Berlin Kongresi ile geçici olarak girmişlerdi); Girit (1897’de bağımsız olmuştu) Yunanistan’a katılmış; Bulgaristan da bağımsızlığını ilan etmiştir.

İttihat ve Terakki karşıtı gazetelerin kışkırtmalarıyla 13 Nisan 1909 tarihinde (31 Mart 1325) bir ayaklanma olmuştur. Ancak Rumeli’deki inkilap taraftarı subaylar Hareket Ordusu adıyla oluşturmuş oldukları orduyla İstanbul’a gelerek bu isyanı bastırdılar.

İsyanı teşvik ettiği gerekçesiyle Sultan II.Abdülhamid 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmiş ve Selanik’te bir köşkte oturmaya mahkum edilmiştir. Yerine kardeşi V.Mehmed Reşat tahta çıkmıştır. Balkan Harbi çıkınca İstanbul’a getirilen II.Abdülhamid, 1918 yılında ölene kadar Beylerbeyi Sarayı’nda yaşamıştır.

II.Abdülhamid Devri'nde Sansür

Osmanlı Devleti’nde ilk sansür 1845 yılında gerçekleştirilmiş ve Tanzimat Devri boyunca zaman zaman sansür uygulamalarına rastlanmıştır. 1876 Kanun-i Esasisi’nin 12. Maddesi, “matbuat kanun dairesinda serbesttir”, hükmünü getiriyordu. Meclis dağıtılıp istibdat yönetimi başlayınca sansür uygulamaları da sıklaşmaya başlamıştır. II.Abdülhamid bir sansür kurulu oluşturarak, gazete ve dergilerin sansürden geçirilmesini, kitapların ve kitapçıların denetlenmesini emretmiştir. Bu kurulda görev yapanların sayısı giderek artmış ve aynı paralelde sansürün şiddeti de artmıştır.

II.Meşrutiyet’e kadar devam eden dönemde, sansürcülerin anlayışı çerçevesinde çok geniş bir yasak kelime ve kavramlar sözlüğü oluşmuştur. Mesela, padişahın oturduğu sarayı akla getireceği için “yıldız”; “tahtı kurusun” şeklinde okunabileceği için “tahta kurusu” kelimelerinin kulanımı yasaklanmıştır. Ayrıca yazılması yasaklanmış konular da oldukça çoktur. Özellikle ihtilal haberleri, suikast, hükümet devirme yazıları, Rusya Çarı II.Nikola’yı incitecek haberler, Balkanlarda karışıklık, Rumeli’de eşkiya ve asayişsizlik gibi konularda yapılan haberler bütünüyle sansüre takılıyordu.

1901’den sonra sansür iyice sıklaştırılmış, yeni gazete ve dergi çıkarılmasına izin verilmediği gibi, çıkmakta olanlarda edebiyatla ilgili yazıların bile yer almasına göz yumulmamaya başlanmıştır. Öyle ki, her yazar öncelikle kendisi oto-sansür uygulamak zorunda kalmıştır.

Ülke dışında basılan yayınlar da postane ve gümrüklerde sıkı bir şekilde sansüre tabi tutulduğundan, Jön Türkler yayınlarını yurda sokarken yabancı postanelerden, konsolosluklardan ve elçiliklerden yararlanmışlardır.

Sansürün yoğun olarak görüldüğü bir diğer alan da tiyatrodur. Tiyatro sansür yönetmeliğine göre: hükümetin çıkarlarına dokunan, hükümdarları gösteren, kötüleyen, hükümet ve uluslardan birinin galibiyetini ve diğerinin mağlubiyetini anlatan, savaşları gösteren, halkın coşmasına yol açacak, haydutluk vs. gibi ulusal edep ve adetlere aykırı oyunlar yasaktır.

Ayrıca Avrupa’dan gelen tiyatro gruplarının oyunları da sansürden geçmektedir. “Kral Lear, Hamlet, Machbeth” gibi oyunlarda kralların tahttan düşürülmeleri ya da öldürülmeleri temsil edildiğinden, bu oyunlar da sansüre takılmışlardır.

Sansür uygulamaları II.Meşrutiyet devrinde İttihat ve Terakki Partisi yönetimi ele geçirince, bu defa ittihatçılar tarafından kendilerine muhalif gruplara karşı yoğun olarak devam ettirilmiştir.

Kanun-i Esasi

Anayasa, II.Abdülhamid’in sıkı gözetimi altında Mithat Paşa’nın başkanlığını yaptığı bir kurul (Cemiyet-i Mahsusa) tarafından hazırlanmıştır. O tarihlerde Avrupa’da yürürlükte olan anayasalar incelenmiş ve büyük oranda 1831 Belçika Anayasası ile ondan esinlenerek hazırlanmış olan 1850 Prusya Anayasası model olarak alınmıştır. Belçika Anayasası’nda var olan güçler ayrımı ilkesi yerine, Prusya Anayasası’ndaki gibi tüm güçlerin padişahta toplanması kabul edilmiştir.

23 Aralık 1876 tarihinde padişahın yazısı ile anayasa ilan edilerek yürürlüğe girmiştir. Anayasayı yapan güç padişahın iradesidir. Yani anayasa padişah tarafından ulusa verilmiştir. Bu bağlamda, kaynağında Batı anayasalarındaki gibi bir ulusal hareket yoktur.

Anayasa, devletin genel yapısını, organlarını, aralarındaki ilişkileri, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini belirtmiş, bu şekilde ilk defa olarak Osmanlı Devleti’nin hukuksal durumu belgelenmiştir. Öte yandan, devletin temel yapısında değişikliğe gidilmemiş, yani padişahın yetkilerine hiçbir sınır konulmayarak yasama ve yürütme güçleri onda birleşmiştir (Yargı bağımsızdır). Bir başka ifadeyle, ilk anayasa padişahın sınırsız yetkilerinin kullanış biçimini tespit etmiştir denilebilir.

Kanun-i Esasi 19 bölüm ve 119 maddeden oluşmaktadır. Anayasaya göre, egemenlik Osmanlı hanedanına aittir. Hanedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olur. Padişah kutsal ve sorumsuzdur. Devletin dini İslamdır. Yasama ve yürütme gücü padişahtadır. Anayasa ile angarya ve işkence yasaklanmış, Türkçe’nin resmi dil olduğu belirtilerek, memuriyet için Türkçe’nin bilinmesi şart koşulmuştur. Ayrıca ilk Osmanlı parlamentosuna 46 gayr-i müslim temsilci seçilmiştir.

Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan adı verilen iki meclis vardır (Meclis-i Umumi). Heyet-i Mebusan’ın üyelerini Osmanlı vatandaşları seçer. Dört yılda bir yapılacak olan seçimlerde, her ellibin erkek için bir milletvekili seçilir (zimmiler de seçilebiliyor). Heyet-i Ayan’ın üyeleri ise, hayat boyu olmak üzere padişah tarafından atanır. Bunların sayısı Meclis-i Mebusan’ın üye sayısının üçte birini geçemez.

Heyet-i Mebusan sadece kanun tasarılarını görüşür, bir konu üzerinde bakanları dinleyebilir ve üyelerinin üçte ikisinin kararı ve padişahın onayı ile bir bakanı yüce divana gönderebilirdi.

Heyet-i Ayan’ın görevi ise, kanun tasarılarının din kurallarına, padişahın hakkına, özgürlüğe, anayasa hükümlerine, devletin bütünlüğüne, iç güvenliğe, savunmaya ve genel ahlak ilkelerine uygun olup olmadığını incelemektir.

Her konudaki kanun tasarılarını hükümet hazırlar ve bu iki meclise sunardı. Her iki meclis üyeleri sınırlı konularda ve padişah izniyle kanun önerisinde bulunabilirlerdi.

Yürütmenin başı da padişahtır. Sadrazamı ve bakanları (hükümet) o seçer ve görevden alır. Heyet-i Vükela denilen bakanlar kurulunun kararlarının uygulanması da yine padişahın izniyle olur. Benzer şekilde Heyet-i Mebusan’ı dağıtma ve yeniden seçtirme hakkı da padişaha aittir. Hükümet ise meclislere karşı sorumsuzdur ve güvenoyu sistemi yoktur.

Yargı gücü ise bağımsızdır. Ser’iyye ve Nizamiye mahkemeleri olmak üzere iki tür mahkeme vardır. Yargı gücünün bağımsızlığını güçlendirmek için, yargıçların işlerine son verilemeyeceği belirtilmiştir.

Osmanlı vatandaşlarına toplantı ve dernek kurma dışında tüm özgürlükler tanınmıştır. Can, mal, namus ve konut dokunulmazlığı da devletin güvencesi altına alınmıştır. Ancak 113. madde anayasanın kişi özgürlükleri bakımından değerini sıfıra indirmiştir denilebilir. Zira bu madde, padişahın kendilerinden şüphe ettiği kimseleri yurt dışına sürgün edebilmesini öngörmekteydi. Aslında bu madde üzerinde epeyce tartışılmış, Mithat Paşa ve diğer aydınlar bu maddenin haklar ve özgürlükler açısından anayasaya gölge düşürdüğünü belirtmişlerse de, II.Abdülhamid böyle bir madde yer almadığı taktirde anayasayı ilan etmeyeceğini duyurmuştu. Sonuçta Mithat Pasa, istemeyerek de olsa, bu maddenin ileride düzeltilebileceğini düşünerek kabul etmek zorunda kalmıştı.

Batı anayasalarında şahsi ve siyasi haklar kanun teminatı altında idi ve ayrıca mebusların dokunulmazlığı vardı. Oysa bu madde Osmanlılar için bir gerilikti. Tanzimat Fermanı’nda bile, Sultan Abdülmecid mahkeme kararı olmadan bir kimsenin şüphe üzerine ve keyfi olarak cezalandırılamayacağını belirtmişti. Bu açıdan anayasa Tanzimat Fermanı’nın bile gerisinde kalmıştır.

20 Mart 1877’de ilk toplantılarını yapan meclislerin etkinliğine, 14 Şubat 1878 tarihinde II.Abdülhamid tarafından Osmanlı-Rus Harbi bahane edilerek son verilmiş ve meclisler 1908 yılına kadar bir daha toplanamamıştır. 113. Maddeye dayanılarak da, Mithat Paşa baş olmak üzere pek çok meşrutiyet taraftarı yurt dışına sürülmüştür.

Öte yandan, meclisler dağıtılmakla beraber II.Abdülhamid kuramsal olarak anayasayı yürürlükte saymış ve döneminde bazı kanunlar ve düzenlemeler de yapılmıştır. Ayan Meclisi üyeleri maaşlarını almışlar ve protokole dahil olduklarından merasimlere katılmaya devam etmişlerdir. Aslında Sultan’ın meclisleri dağıtması ve seçimleri süresiz ertelemesi, basına sansür koyması ve 113. maddenin kendisine sağladığı sürgün hakkını kullanması gibi uygulamalar; anayasaya yani kanuna uygun hareketlerdi. Bir başka ifadeyle anayasa “istibdat”a cevaz veriyordu. Fakat, kanuna uymakla beraber hukuka uymayan bu dönem gerçek meşruti yönetime duyulan ilgiyi iyice artırmış ve 1908 yılında II.Meşrutiyet hareketi başlayınca Kanun-i Esasi köklü değişikliklere uğrayarak yeniden yürürlüğe sokulmuştur.