Kültür ve Toplum

 

Tarih Sohbetleri

Dr. Kamil Çolak   II.MEŞRUTİYET

 

II.Meşrutiyet

İttihat ve Terakki

II.Meşrutiyet ve 31 Mart Vakası

Kanun-i Esasi (Anayasa)

 Foto: Öznur Jost

 

"Tarih Sohbetleri" adı verilen Türkçe söyleşi II.Meşrutiyet konusunda olmak üzere 15 Ocak 2003 tarihinde merkezi Essen'de bulunan Uyumcul Eğitim Türk-Alman Kültür ve Dil Enstitüsü TAKDEN'de gerçekleştirildi. TAKDEN Yönetim Kurulu Başkanı Oylar Saguner'in açılış konuşmasını yaptığı söyleşiyi Dr. Kamil Çolak yönetti.

 

II.MEŞRUTİYET

II.Meşrutiyet’i ortaya çıkaran ana neden, II.Abdülhamid idaresine karşı İttihatçıların yani Jön Türklerin verdiği özgürlük ve anayasa mücadelesidir. O nedenle, II.Meşrutiyet’in ilan edilmesine vesile olan bu grup hakkıda bilgiler vererek konuya başlamak istiyoruz.

İttihat ve Terakki

1889‘da İttihad-i Osmani adıyla başlayan gizli örgütlenmeler, 1895‘te Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adıyla devam etmiştir. Bu topluluğu Batılılar Jön Türkler (Genç Türkler) olarak adlandırmaktadırlar. Bu cemiyetin temeli İstanbul’da Askeri Tıbbiye Mektebi öğrencileri tarafından atılmıştır. İlk kurucuları, İshak Sukuti, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo, Şerafettin Magmumi, Mehmet Reşid ve Hüseyinzade Ali gibi kimselerdir. Grubun programı, ülkede meşrutiyet idaresinin, hürriyetin, eşitliğin, mal ve can emniyetinin meydana gelmesini hedefliyordu. Bu program, genel düşünceleri ve ana ilkeleri bakımından Namık Kemal ve arkadaşlarının 1865‘te Abdülaziz idaresinin istibdadına karşı kurdukları „Yeni Osmanlılar Cemiyeti“nin programından pek farklı değildi.

Bu hareket kısa zaman zarfında Askeri Tıbbiye Mektebi sınırlarını aştı ve İstanbul’un birçok semtinde gizli komiteler kuruldu, Hatta Kahire ve Paris gibi şehirlerde de bu cemiyet adına çalışmalar yapılıyordu. 1889 yılında Paris’e giden Ahmed Rıza Bey, bu davaya hizmet için Paris‘te Fransızca olarak Meşveret Gazetesi’ni çıkarmaya başladı ve örgütün Paris Şubesi Başkanı oldu. Bu oluşumun adı, Ahmed Riza’nın İstanbul’daki örgüt temsilcileri ile olan haberleşmeleri sonucunda 1895 yılında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olmuştur.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk önemli planı, 1896‘da II.Abdülhamid’e karşı bir darbe girişiminde bulunmaktı. Plana göre, Bab-i Ali işgal edilerek Şeyhülislamdan II.Abdülhamid’in padişahlık yapamayacağına dair bir fetva alınacak ve tahta sağlık durumuna göre V.Murad, olmazsa Reşid Efendi çıkarılacaktı. Ancak komplo duyularak örgütün İstanbul’daki ileri gelenleri yakalandı ve sürgüne gönderildi. Bu arada örgüt üyelerinden yurt dışına kaçanlar da oldu.[1]

İstanbul’da daha evvel Mizan Gazetesi’ni çıkaran Mizancı Murad da Avrupa’ya gitmiş ve Cenevre’de 1897‘de Mizan Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştır. Ancak 1897‘den sonra II.Abdülhamid`in af ilan etmesi ve hatta yurda dönenlere liyakatlerine göre görevler vereceğini duyurmasıyla Mizancı Murad dahil epeyce dönenler olmuş ancak bazı kimseler yurtdışında kalarak mücadelelerine oradan devem etmeyi tercih etmişlerdir.[2]

Bu sıralarda, II.Abdülhamid’in eniştesi olan Damat Mahmud Celaleddin Paşa`nin daha çok kişisel ve mali nedenlerle yönetime darılması üzerine, yanına oğulları Prens Sabahaddin ve Lütfullah’ı da alarak Paris’e kaçması, İttihat ve Terakki’nin güçlenmesi ile sonuçlanmıştır. Bu güçlenme daha çok Prens Sabahaddin’den kaynaklanıyordu. Prens Sabahaddin ve kardeşi Lütfullah Bey’in ortak bildirgeleriyle 4-9 Şubat 1902 tarihinde I. Jön Türk Kongresi Paris’te toplanmıştır. Genel olarak ülke için aynı fikirler savunulmakla beraber, bazı noktalarda önemli görüş ayrılıkları belirdi. Prens Sabahaddin ve grubu Adem-i Merkeziyet‘e (yerinden yönetim) önem verirken; Ahmed Rıza Bey ve grubu ise, bunun ülkenin bölünmesine neden olacağını ileri sürerek merkezi yönetimi savunmuşlardır.[3] Sonuçta, kongre birlik sağlayacağı yerde, hareketin bölünmesine neden olmuştur.

Bu arada ülkenin çeşitli yerlerinde aşağı yukarı aynı amaçlarla çeşitli cemiyetler kurulmaya devam ediyordu. Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey de, 1905‘de Şam’da Vatan ve Hürriyet adında bir cemiyet kurmuş ve bir ara Selanik’e gelerek burada cemiyetini yaymaya çalışmıştır. Bu cemiyet kısa süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dahil olmuştur. Ayrıca 1906 yılında Selanik’de Osmanlı Hürriyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurulmuş ve Balkanlarda iç savaş koşullarının yarattığı ortamdan da faydalanarak örgütlenmiş ve özellikle ordu mensupları arasında olmak üzere hızla yayılmıştır. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Paris’deki gruplarla temasa geçmiş ve 27 Eylül 1907 yılında fikirleri kendilerine daha yakın olan Ahmed Rıza’nin grubuyla birleşerek İttihat ve Terakki adını almıştır.[4]

Kısa süre sonra Prens Sabahaddin grubu ile de temasa geçildi ve yeniden tam bir birlik sağlanması için 27 Aralık 1907‘de II. Jön Türk Kongresi toplandı. Kongreye Türk ve Müslüman örgütlerin dışında, Tasnaksutyon adli Ermeni örgütü, bazı Ermeni yayınlarının yöneticileri ve Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi de katılmıştır. Kongre bildirisinde ana hedef, II.Abdülhamid’i tahttan indirmek ve parlamenter rejimi yeniden kurmak olarak gösteriliyordu. Ayrıca eylem yöntemleri olarak, ordu içinde propagandaya önem verilmesi, halkın vergi ödememek suretiyle pasif direnişe çağrılması, silahlı silahsız direnişler düzenlenmesi, greve gidilmesi, genel ayaklanma koşullarının hazırlanması gibi esaslar karara bağlanmıştır.[5]

1908 yılı başında İngilizler ve Ruslar Makedonya’nın idaresi konusunu görüşmek üzere biraraya gelince, İttihat ve Terakki mensupları bir an önce Meşrutiyet’i ilan ettirmek için harekete geçti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin paropagandaları Makedonya’da özellikle subaylar arasında etkili olmuş ve Manastır ile Selanik’de isyan çıkmıştır. 400 kişilik çetesiyle Resne’de dağa çıkan Kolağası Niyazi Bey’in bu eylemi, isyanın resmen başladığı anlamına geliyordu. Padişaha çekilen telgraflarda anayasanın yeniden yürürlüğe konulması ve meclisin yeniden toplanması isteniyordu. 

II.Meşrutiyet ve 31 Mart Vakası

İsyan bastırılamayınca Sultan anayasayı ikinci defa ilan etmek zorunda kalmıştır (23 Temmuz 1908). Ardından, seçimler yapılarak 17 Aralık 1908 günü meclis padişahın nutkuyla yeniden açıldı. Seçimlere İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Ahrar Fırkası girmiş, İttihat ve Terakki ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanmıştır.[6]

II.Meşrutiyete geçildikten kısa süre sonra, 13 Nisan 1909 tarihinde, 31 Mart İsyanı diye bilinen ayaklanma ortaya çıkmıştır. Bu ayaklanma meşrutiyete karşı gerici bir ayaklanma olduğu kadar, meşrutiyete karşı çıkmayan fakat İttihat ve Terakki’ye karşı askeri bir darbe hazırlığı içinde bulunan bir kesimin de faaliyetleri sonunda ortaya çıkmıştır. İttihat ve Terakki‘nin Meşrutiyet’in ilanından sonra baskı yöntemiyle ordu ve devlet idaresinde keyfi tasfiyelere gitmesi, basından sansür kalkınca herkesin istediğini yazması ve böylece karşılıklı ithamların ileri boyutlara varması, II.Abdülhamid devrinde bulunmayan Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan Gazetesi gibi bazı basın organlarının meşrutiyete karşı halkı tahrik etmesi, azınlık gazetelerinin milli maksatlarını ortaya dökmesi, hükümetlerin istifası ile siyasi buhranın devam etmesi,[7] İttihat ve Terakki’nin İstanbul’da tertip ettiği siyasi cinayetler sonucunda hükümetin katilleri yakalamada aciz kalması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna-Hersek’i ilhak etmesi, Girit‘in Yunanistan’a katılması Bulgaristan‘ın bağımsızlığını ilan etmesi gibi nedenler ortamı kötüleştirmiş ve bu isyana neden olmuştur.

İsyanın içinde yer alan bir grup da Avcı Taburlarıdır. İttihat ve Terakki meşrutiyet’in muhafazasını ve şehrin güvenliğini sağlamak için 19 Ekim’de Selanik’den Avcı Taburlarını İstanbul’a getirmişti. Hükümet avcı taburları ile hiç meşgul olmadı ve bunlar da İstanbul’un eğlence hayatına dalıp başıboş hareket etmeye başladılar. Ayrıca bu taburlar içeriden dışarıdan tahrik edilmeye başlandı. Sonuçta, 13 Nisan’da dördüncü avcı taburuna bağlı askerler sabaha karşı saat 4‘de isyan ederek subaylarını hapsettiler. Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya başladılar. Derviş Vahdeti ve arkadaşları da onlara katıldılar. Tanin ve Şura-yı Ümmet Gazetelerinin idarehaneleri tahrip edildi. Adliye Nazırı Nazım Paşa ile Lazikiye Mebusu Emir Arslan, Ahmed Rıza ve Hüseyin Cahid zannedilerek öldürüldüler.

İsyan aslında planlı bir şekilde başlamadı. Hareketin başında Hamdi Cavuş adlı bir asker vardı. İsyanda, Derviş Vahdeti‘nin katılımı hariç, tanınmış biri yoktu. Yüksek seviyede din adamları ayaklanmada yer almadıkları gibi, başında cavuşların bulunduğu bu isyanı tenkid ettiler. Halk da ayaklanmanın dışında kaldı. Sonuç olarak, 31 Mart Vakası, avcı taburları ve Derviş Vahdeti ile arkadaşlarının içinde bulunduğu bir isyandır.

İsyancılar, Mebusan Meclisi’ne gönderdikleri yazıda, sadrazamın ve harbiye nazırının değişmesini, alaylı subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alınmalarını istiyorlardı. Padişah tarafından isyancıların istekleri yerine getirildi ve isyancılar dağıldı. Bu arada İttihatçıların büyük çoğunluğu isyan nedeniyle Selanik’e kaçtılar.

İsyanın Rumeli’deki yankısı büyük oldu. Hadiseyi kimin hazırladığı belli olmadığı için II.Abdülhamid boy hedefi oldu. İttihat ve Terakki şubelerinden Saraya tehdit telgrafları yağmaya başladı. II.Meşrutiyet’in yürürlükten kalkacağı korkusuyla, sükuneti sağlamak ve İstanbul’da duruma el koymak için Rumeli’deki inkilap taraftarı subaylar Hareket Ordusu adıyla oluşturmuş oldukları orduyla 24 Nisan’da İstanbul’a geldiler. Bazı devlet görevlileri gelen orduya karşı koymak için II.Abdülhamid’e başvurdularsa da, Sultan kan dökülmemesi için buna izin vermemiş ve tüfekçilerin silahlarının toplanmasını ve kimsenin silah atmamasını emretmiştir. Bunu, İttihatçıların önde gelen simalarından olan Tahsin Bey (Uzer) de hatıralarında „Sultan basiretli davranıp askerler arasında kan dökülmesine meydan vermedi“ diyerek teyit etmektedir. Şehir Hareket ordusu’nca bir gün içinde ele geçirildi ve sıkıyönetim ilan edildi. İsyanı teşvik ettiği gerekçesiyle Sultan II.Abdülhamid 27 Nisan 1909 tarihinda tahttan indirilmiş ve Selanik’te bir köşkte oturmaya mahkum edilmiştir. Ancak, isyanda Padişahın parmağının olduğunu ortaya koyan açık deliller ve belgeler mevcut değildir. II.Abdülhamid’in yerine kardeşi V.Mehmed Reşat tahta çıkmıştır. Balkan Harbi çıkınca İstanbul’a getirilen II.Abdülhamid, 1918 yılında ölene kadar Beylerbeyi Sarayı’nda yaşamıştır.

İsyanın bastırılmasından sonra kurulan Divan-i Harp, Derviş Vahdeti de içlerinde olmak üzere toplam 56 kişiyi idama mahkum etmiş ve cezalar 3 Mayıs-25 Haziran arasında infaz olunmuştur. Sürgün ve hapis ile cezalandırılanlar da olmuştur.

31 Mart Vakasından sonra İttihat ve Terakki’nin ülkeyi tek başına yönettiği yeni bir döneme girilmiştir. İttihat ve Terakki, 1908-1912 yılları arasında iktidar partisi olarak tanınmakla beraber, aslında iktidarda değildi. Mecliste çoğunlukta olmakla beraber hükümet olmak istememişlerdi. Fakat meclis ve hükümet üzerinde etkili güçleri vardı. 1912‘ye kadar muhalefet iyice güçlendiğinden, İttihat ve Terakki konumunu güçlendirmek ve muhalefeti sindirmek için yeni seçimlere gitmeye karar vermiştir. Bu defa muhalefette Ahrar Fırkası yerine çok daha güçlü Hürriyet ve İtilaf Fırkası vardır. Ancak, İttihat ve Terakki, „sopalı seçim“ diye bilinen 1912 seçimlerini de baskı yoluyla kazanmıştır.[8]  Daha sonra da, giderek rakip tanımayan bir iktidar haline gelmişir. 1913`te kendisini siyasal bir parti ilan eden İttihat ve Terakki, I.Dünya Savaşı’nın sona ermesine kadar ülkeyi adeta bir „tek parti“` gibi yönetmiştir. Bu dönemde, savaşa katılma kararı başta olmak üzere ülke ile ilgili en önemli kararlar Enver-Talat ve Cemal Paşaların başını çektiği İttihat ve Terakki Partisi tarafından alınmış ve oldu bittiler şeklinde yürürlüğe konmuştur. Osmanlı Devleti`nin I.Dünya Savaşı’nda mağlup olmasından sonra ise, İttihatçı önderler yurtdışına kaçmışlar ve parti fiilen dağılmıştır.

Kanun-i Esasi (Anayasa)

17 Aralık 1908‘de yeniden toplanan meclis yoğun bir yaşama faaliyetine girişerek 1876 Kanun-i Esasi’ni büyük oranda değiştirmiştir.[9] O nedenle bu anayasaya 1909 Anayasası da denir. 

Anayasada yapılan değişiklikler ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir: Padişah yasama ve yürütme üzerindeki yetkilerini yitirmiş, yürütme organı hükümet (kabine) olmuştur. Hükümet sadece meclis önünde sorumlu hale getirilmiştir. Meclisin feshi şartları ağırlaştırılarak, meclisin konumu güçlendirilmiştir. Kişi hak ve özgürlükleri alanında da, tutuklama ve cezalandırmalarda yasaya uygunluk koşulu getirilmiştir. Meşhur 113. madde ile padişaha tanınan sürgüne yollama yetkisi kaldırılmış ve basının sansür edilemeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca toplanma ve dernek kurma hakkı da getirilmiştir.[10]

1909‘da Kanun-i Esasi’de yapılan diğer değişikliklerle padişahın kanun koyma yetkisi kaldırılmıştır. Artık kanunları meclis yapacak, padişahın önüne, yürürlüğe konmak üzere kanunlar gelecektir. Bu kanunları padişah bir defaya mahsus olarak geri gönderebilir, ancak meclis sözkonusu kanunu yeniden görüşür ve üçte iki çoğunlukla tekrar kabul ederse padişah bu kanunu ilan etmek zorundadır.[11] 

Hukuki, idari ve adli düzeni değiştiren bazı düzenlemeler de yapılmıştır. Şöyle ki; padişaha ait büyük gelir getiren bazı emlak devlete maledilmiştir. Bürokrasi ve orduda tasfiyeler (alaylı subaylar) yapıldı. Saray ve hanedan ödenekleri azaltıldı. Şahsi hukuk davalarına ser’iyye mahkemeleri yerine nizamiye mahkemelerinde bakılmaya başlandı. Valilerin yetkilerini genişleten bir Vilayetler Kanunu çıkarılarak modern bürokrasinin temelleri atıldı. Bütün mahkemeler Adliye Nezareti’ne bağlandı.[12]

Sonuç olarak, egemenlik yetkilerinin padişah ile milletin temsilcileri arasında paylaşılması, parlamentolu düzene geçiş, kuvvetler ayrılığı ilkesinin kabulü, yasama ve yürütme yetkilerinin padişahtan koparak bağımsız ve demokratik organların eline geçımesi, bakanlar kurulunun sadece meclise karşı sorumlu hale gelişi gibi değişiklikler, Osmanlı siyasal sistemindeki demokratikleşmenin somut noktalarıdır. Bu çerçeve içinde, siyaset yapan kitlenin genişlemesi, tebaa anlayışından vatandaş anlayışına geçiş, bir siyasal kamuoyunun doğuşu ve özgürlük düşüncesinin halkın belleğine girmesi gibi gelişmeler özel bir önem kazanmaktadır.[13] 

Ayrıca bu dönemde yeşeren iktisadi ve siyasi bağımsızlık fikri, devletin modernleştirilmesi ve laikleştirilmesi yolunda atılan adımlar ve nihayet devleti kurtarmak düşüncesinden ulusu kurtarmak düşüncesine geçiş gibi etkenler, 1920 sonrasının ulusal-demokratik-laik devlet tablosunun oluşumuna katkılar sağlamıştır.

Bu dönemin siyasi hayatındaki olumsuzluklar ise, İttihat ve Terakki Partisi’nin baskı yöntemiyle muhalefeti sindirmesi ve partinin Merkez-i Umumi’sinin, adeta meclisin yerine geçerek gerçek karar organı gibi hareket etmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ise, parlamentoyu etkisiz hale getirmiş ve 1914‘ten sonra savaş şartları da bahane edilerek meclislerin tatili yoluna gidilmiştir. Bu süre zarfında ülke kanun kuvvetindeki kararnameler ile yönetilmeye başlanmıştır.

II.Meşrutiyet’in olumsuzluklarından biri de ordu ile siyasetin içice geçmiş olmasıdır. Bu durum rejimin yarı askeri bir niteliğe bürünmesine yol açmıştır. Bütün bu olumlu ve olumsuz yönleriyle II.Meşrutiyet’in, daha sonraki yılların siyasal ve anayasal gelişmelerini yakından etkilediğine şüphe yoktur.

 

[1] Sina Aksın, "Jön Türkler"`, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.III, s.832.

[2] Aksın, s.834.

[3] Aksın, s.834-835.

[4] Aksın, s.837.

[5] Bülent Tanör, "Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.I, s.23.

[6] Zafer Toprak, "Meşrutiyet'te Seçimler ve Seçim Mevzuatı", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.IV,  s.974.

[7] Örnegin, Osmanlı siyasi tarihinde ilk defa olarak, İttihat Terakki'nin memnun olmadığı Kamil Paşa hükümeti bir gensoru ile düşürülmüş ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa kabinesi kurulmuştur.

[8] Toprak, s.974.

[9] 1876 Kanun-i Esasi'sinde 1909, 1914, 1916 ve 1918 yıllarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. Detaylı bilgi için bkz. Cemil Koçak, "Meşrutiyet'te Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.IV,  s.961-973. Öte yandan Tunaya 1915'te de, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.I, s.37.

[10] Tunaya, s.37.

[11] Yıldızhan Yayla, "Osmanlı Devleti'nde Meşrutiyet Kavramı", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.IV, s.951.

[12] Tanör, s.24.

[13] Tanör, s.26.