Kültür ve Toplum

 

Tarih Sohbetleri

Dr. Kamil Çolak   SON DÖNEM OSMANLI FİKİR HAREKETLERİ

 

Batıcılık

Osmanlıcılık

İslamcılık

Türkçülük

 Foto: Öznur Jost

 

"Tarih Sohbetleri" adı verilen Türkçe söyleşi Son dönem Osmanli fikir hareketleri konusunda olmak üzere 22 Ocak 2003 tarihinde merkezi Essen'de bulunan Uyumcul Eğitim Türk-Alman Kültür ve Dil Enstitüsü TAKDEN'de gerçekleştirildi. TAKDEN Yönetim Kurulu Başkanı Oylar Saguner'in açılış konuşmasını yaptığı söyleşiyi Dr. Kamil Çolak yönetti.

 

SON DÖNEM OSMANLI FİKİR HAREKETLERİ

(Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük)

Batıcılık

Osmanlı Devleti’nde yenileşme çabalarıyla başlayan bir hareket olmakla beraber, özel olarak II.Meşrutiyet sonrasında ortaya çıkan bir düşünce hareketidir.

Osmanlı Devleti Batı karşısında savaş meydanlarında mağlup olmaya başlayınca, bunun nedenini önceleri kendi iç bünyesinde aramış, fakat daha sonraları mağlup olduğu Batı’nın sistemini öğrenme gereği duymuştur. Osmanlı yöneticilerinin bu aşamada arzuladıkları değişim, Batı’nın üstün olduğu kanaatine varılan askeri teknolojisinin İmparatorluğa ithalinden ibaretti. Ancak çesitli vesilelerle Avrupa’ya gönderilen temsilciler, eserlerinde karşılaştıkları yapının her alanda üstün olduğu fikrini işlemekteydiler. Bu ise, doğal olarak yönetimin beklentisinden daha derinde bir sistem değişikliği isteğinin gündeme gelmesine yol açmıştır.

Sonuçta, kısa süre içinde her yönüyle Batı teknolojisi, düşünce sistemi ve kurumları Osmanlı İmparatorluğu’na girmeye başlamıştır. Yeni silahlar ithal edilmiş, yeni eğitim kurumları oluşturulmuş, kıyafetlerde değişiklikler olmuş, edebiyatta eski anlayış bir kenara bırakılarak Batı akımları çerçevesinde eserler yazılmış, mimari de bu değişimden fazlasıyla nasibini almıştır. Ancak en önemli değişim, Batıcı yeni bir siyasal seçkin sınıfin ortaya çıkmasıyla olmuştur. Çünkü Tanzimat gibi siyasal bir hareketin gerçekleşmesi, ancak Batılılaşma fikirlerini benimseyen bir kadronun yönetim kademelerine gelebilmesine bağlıydı.[1] 1839‘dan itibaren modernleşme taraftarları yönetimde üstünlüğü ellerine almış ve kısa aralıklarla istedikleri değişiklikleri gerçekleştirmeye başlamışlardır.

İlk aşamada, modernleşme taraftarları eskinin yanında yeniyi kurmaya ve onu güçlendirmeye çalışmışlardır. Medreseler korunmakla beraber, onun yanında yeni, Batılı yöntemlerle eğitim yapan kurumlar oluşturulmuştur. İkinci aşamada ise, bazı kurumların yerine yenilerinin açıldığını veyahut tamamen şekil değiştiren müesseselerin ortaya çıktığını görmekteyiz.

1860‘lardan itibaren Batılılaşma çabalarına bazı seçkinlerden tepkiler gelmeye başladı. Yeni Osmanlılar diye bilinen kimseler Batı’nın üstünlüğünü kabul etmekle birlikte teknoloji dışındaki alanlarda aşırı Batılılaşma davranışlarını eleştirerek, geleneksel değerlerle modern değerlerin bir sentezini ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.

II.Abdülhamid döneminde yönetim, Batı kültürünün etkisinin olumsuz ve zarar verici olduğu konusunda hemfikir olup, geleneksel değerlerin muhafazasına büyük önem vermekteydiler. Ancak bu dönemde, bir taraftan da modern eğitim kurumlarının açılmasına büyük önem verilmekte ve eğitim yaygınlaştırılmaya çalışılmaktaydı. Ayrıca teknoloji ithali artık tartışma konusu bile değildi ve bütün hızıyla devam etmekteydi. Sonuçta, yönetim Batılılaşmaya karşı olmakla beraber, yeni kurulan modern eğitim kurumlarındaki çağdaş eğitim Batılılaşma taraftarlarının artmasına neden olmuştur. II.Meşrutiyet ve sonrasında karşımıza çıkan Mustafa Kemal Atatürk ve Abdullah Cevdet gibi pek çok ünlü kimse hep bu kurumlardan yetişmişlerdi.[2]

II.Abdülhamid devrinin sonlarında oluşmaya başlayan İttihat ve Terakki hareketi mensupları Batılılaşmayı ön plana çıkaran bir grup olmamıştır. Onlar daha ziyade Osmanlıcılık ve Türkçülük ideolojisini benimsemişlerdir. Buna karşılık II.Meşrutiyet ile beraber Batıcılar (Garpçılar) adı verilen bir grubun yoğun bir faaliyete başladığını görüyoruz. Bu grup görüşlerini Mehtap (kapatılınca Şebtab adıyla yayımlanmıştır) adlı dergide yayımlamıştır. Bu derginin ana teması, Batılılaşmanın ihmal edilmesi halinde İmparatorluğun kısa sürede çökeceğiydi. Bu dergide imzasız olarak eski bir Jön Türk olan Abdullah Cevdet’in yazıları çıkıyor ve sözkonusu kişi aynı zamanda Mısır’da İçtihad adında bir dergi çıkarıyor ve aynı konuları işliyordu. 

Abdullah Cevdet 1910 sonlarında İstanbul’a döndü ve İçtihad dergisini İstanbul’da çıkarmaya başladı. Celal Nuri ve Kılıçzade Hakkı Beyler başta olmak üzere, Batılılaşmanın tüm önde gelen isimleri bu dergi etrafında toplanmaya başladı. Dergide ilk defa olarak, Batının üstünlüğünün tartışılmaz bir temele, bilime dayandığı, dolayısıyla ona karşı çıkmanın saçma olduğu işlenmekteydi. Onlara göre, Batı ile bizim aramızdaki ilişki, cahille akıllı, zenginle fakir, kuvvetli ile zayıf arasındaki münasebete benzemekteydi.

Batılılaşma taraftarları, Osmanlı toplumunun Batı‘ya yönelmesinin önündeki engelin, geleneksel değerler ve din kurumu olduıunu savunuyorlardı. Onlara göre, geleneksel değerler önemini kaybetmişti ve çağın gereklerine ters düşen bu değerlerden toplumu kurtarmak gerekliydi. Örneğin, misafirperverlik bu tür değerlere güzel bir örnek teşkil etmekteydi ve bedeviyet dönemlerinde anlamlı olmakla beraber artık toplumsal değişmelerle tamamen anlamsız hale geldiğinden terkedilmeliydi. Din kurumu da toplumsal gelişmenin önündeki bir engeldi ve batılılaşmanın gerçekleşebilmesi için dinin toplumda kesin olarak ikincil bir role geçirilmesi gerekmekteydi. Bu görüşlerinden dolayı Batıcılar, özellikle İslamcılardan büyük tepkiler almışlar ve sık sık dergileri kapatılmıştır.[3]

Balkan savaşları kamuoyunda büyük etkiler bıraktığı gibi, düşünce akımlarında da bazı değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bundan Batıcılar da nasiplerini almışlar ve ikiye bölünmüşlerdir. Kısmi Batıcılar adı verilen Celal Nuri’nin başını çektiği grup, Batı’nın Osmanlı toplumuyla hiçbir zaman dost olmadığını ve bundan dolayı Batılılaşma gayretlerinin Batı’ya rağmen sürdürülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, geleneksel değerler içinden olumlu olanları seçerek bunlardan yararlanmanın da gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Tam Batıcılar adı verilen grubun başında ise Abdullah Cevdet yer almakta ve eski görüşlerinde israr ederek tam anlamıyla Batılılaşmayı savunmaktadır. I.Dünya Savaşı’ndan sonra da Batıcılar faaliyetlerini devam ettirmişler, bir kısmı İstanbul hükümetlerinde yer alırken, bir kısmı da Anadolu hareketinin yanında yer alarak daha sonra milletvekili dahi olmuşlardır.

Osmanlıcılık

            Bu hareketin temelinde, müslim-gayr-i müslim bütün Osmanlı vatandaşlarının eskisi gibi rahatlıkla birarada yaşayabileceği fikri vardır. Hareketin ilk savunucuları Yeni Osmanlılar (Genç Osmanlılar)[4] adıyla bilinen gruptur. Grubun önde gelen simaları arasında İbrahim Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi kimseler dikkate değer şahsiyetlerdir.

            Yeni Osmanlılar 1865 yılında örgütlenince, üyeleri fikirlerini Tasvir-i Efkar ve zamanın diğer gazete, dergi ve tiyatrolarında yaymaya başladılar. Tanzimat hükümeti böyle bir muhalefetin reform hareketini baltalayacağı korkusuyla bunları baskı altında tutmaya başlayınca, bazıları Avrupa’ya kaçarak faaliyetlerini orada devam ettirdiler. Bu gruba Paris ve Londra’da iken en büyük parasal yardımı Prens Mustafa Fazıl Paşa yapmıştır.

            Yeni Osmanlılar Tanzimat’a muhalefette birleşiyorlar ve üç temel noktada anlaşıyorlardı: Anayasa, Parlamento ve Osmanlıcılık.

            Osmanlı toplumunda rütbe ve durumuna bakılmaksızın herkesin boyun eğeceği bir anayasa ile bürokrasinin yetkilerini sınırlamak istiyorlardı. Tanzimat reformcularının yönetimlerinin baskıcı olduğunu düşünmekte ve bu nedenle kişileri keyfi hükümet hareketlerinden korumak ve reformların süreklilik ve başarılarını sağlamak için bir anayasanın gerekli olduğuna inanmaktaydılar. Bu anayasanın ortaya koyduğu çerçeve içerisinde çalışacak, halk tarafından seçilmiş bir de Parlamento olacaktı.

            Ancak bilindiği gibi Osmanlı Devleti çok uluslu bir yapıya sahipti ve gayr-i müslim Osmanlı tebası milliyetçilik hareketlerinden etkilenmekteydiler. Tanzimatçılar, gayr-i müslim vatandaşların da yer alacağı parlamenter sistemin, eski bölünmeleri ortaya çıkarıp derinleştireceğinden korkuyorlardı. Öte yandan Yeni Osmanlılar, böyle bir parlamentoda farklı gruplara söz hakkı verilmesiyle milliyetçilik duygularının köreleceğini inanıyorlardı. Bunlar, parlamenter sistemin müslümanlar arasında olduğu kadar gayr-i müslimler arasında da aynı vatanın insanları olma duygusunu besleyeceğini ve böylece onların milli devletler kurma isteklerinin sona ereceğini düşünüyorlardı. Bazıları daha da ileri giderek, milletlerin hukuki varlıklarına ve insanlar arasındaki ayrılıklara son verilip, padişahın tüm tebasının din, dil ve ırk ayırımı gözetilmeksizin aynı hak ve yükümlülüklere sahip bir tek Osmanlı milliyeti altında toplanmasını öngörmekteydiler.[5] Sonuç olarak, Yeni Osmanlılar 1876‘da anayasayı ilan ettirmiş ve ardından meclisin açılmasını sağlamışlardır. Ancak, Osmanlıcılık fikirleri tutmamış ve ülke parçalanmaya devam etmiştir.

            II.Abdülhamid devrinde Genç Osmanlılar’ın devamı olarak kabul edilebilecek olan bir başka akım da Genç Türk hareketidir (İttihat ve Terakki). Bu akım içinde İslamcı görüşlerle laik düşünceler, Batılı eğilimlerle anti-emperyalist eğilimler yanyana yaşıyordu. İktisadi görüşleri berrak değildi. Siyasal düşünceleri ise, İstibdata karşı çıkmak, anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak, İmparatorluğun bütün halkları için Osmanlıcılık çerçevesi içinde özgürlük talep etmek gibi noktalarda toplanmıştır. Ana hedefleri, bütün Osmanlıların kardeşliği fikrinden yola çıkarak, imparatorluğu dış müdahale ve iç bölünmelere karşı korumaktı. Özgürlük ve anayasalı rejim ise bunun en elverişli aracı olacak, kaynaşan unsurlardan bir Osmanlı ulusu çıkaracak ve Osmanlı vatanını yeniden tanımlayacaktı. Bu nedenle Genç Türk hareketinin özünde Osmanlıcılık vardır. Ancak Genç Türkler'de sonradan Türk ulusculuğu fikri de gelişmeye başlamıştır. İlk önce edebiyat alanında karşılaştığımız bu eğilim, özellikle Balkan Savaşlarındaki başarısızlıklardan sonra Osmanlıcılık ülküsünün alternatifi olarak yükselmeye başlayacaktır.[6]

İslamcılık

                II.Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti’ndeki en yaygın ideolojik güç İslamcılıktı. Hareket, milyonlarca müslümanın Rusya’da ve yeni bağımsızlığa kavuşan Balkan devletlerinde gördükleri davranışa bir tepki olarak Tanzimatın son yıllarında başladı.

            Bu yıllarda, Kırım’dan Belgrat ve Saraybosna’ya kadar ve Hindistan’dan Cezayir’e kadar kıyım, vahşet ve zulüm hikayeleri anlatılıyordu. Ardından Fransızlar’ın Tunus’u ve İngilizler’in de Mısır’i işgalleri İslamcılık duygusunu güçlendirdi. Bardağı taşıran son damla ise, Avrupa basın ve politikacılarının imparatorluktaki bir avuç Hıristiyanın ölümünü yaygara konusu yapıp, Balkanlar ve Rus Orta Asya’sındaki müslümanların kırımını görmezlikten gelmeleriydi.

            Namık Kemal ve diğer Genç Osmanlılar, Osmanlıcılık dediğimiz ideolojiyi savunmalarına ilave olarak, Avrupa bağnazlığına karşı İslamlığı vurgulayarak tepki göstermekte II.Abdülhamit’ten önce davrandılar. Batı ve yabancı etkisine ulemanın en tutucusu kadar karşı koydular.

            Genç Osmanlılar, Tanzimat’ın bir kültür taklitçiliği olduğunu düşünüyor ve bu hareketin kültür planında kısır kalarak müslüman topluluğunu temelinden sarstığını vurguluyorlardı. Bu nedenle Genç Osmanlılar, demokratik anlayışlarını şeriatten alacakları ilkeler üzerine kurmak istemişlerdir. Onlara göre, Tanzimatçıların dayandığı bir temel felsefe yoktu. Genç Osmanlılar bu boşluğu doldurmak için İslam felsefesinden yararlanmayı teklif ediyorlardı. Onlara göre İslam’da siyasal demokrasinin esaslarını bulmak da mümkündü.[7] Genç Osmanlılar’ın önde gelenlerinden olan Namık Kemal de, meşrutiyetçi-monarşik eğilimlerini şeriatle desteklemek istemişti. Çünkü meşrutiyet için geniş bir vatandaş kitlesinin katılımının sağlanması gerekiyordu. Bu gereği yerine getirmek için ise, İslami toplumsal ögelerden hareket etmek oldukça önemliydi.[8]

            II.Abdülhamit, müslüman tebası arasında zaten yaygın olan bu fikri alıp hem iç ve hem de dış düşmanlarına karşı güçlenmek için kullandı. Gerek hazine kaynakları ve gerekse Sultan’ın kendi hazinesinden yararlanılarak genç Osmanlı müslümanlarının gayr-i müslimlerle başarılı bir rekabete girebilmeleri için müslüman okulları kuruldu. Ulemaya ödenen aylıklar, emekli aylıkları ve diğer ödenen paralar artırıldı. Dini bayramlar yeniden vurgulandı ve yaygın bir biçimde kutlanmaları resmen özendirildi. Kamu binaları ve sokak levhalarındaki Osmanlıca ve Arapça isimlerin Batı dillerine çevrilmelerine son verildi. Abdülhamit bütün müslümanların halifesi olarak yeniden ortaya çıktı. Halife ünvanını kullanarak, şimdi yabancı egemenliğinde olan eski Osmanlı topraklarında yaşayan müslüman halka dini memur atama hakkını kullanmak istedi. Mısır, Kıbrıs, Kırım, Bosna Hersek ve Bulgaristan’a gönderilecek kadıları, öğretmenleri ve diğer ulemayı kendisi seçti. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, müslümanlara karşı kötü davranış ya da baskı olduğu haberleri üzerine Osmanlı Devleti protesto edip resmen müdahaleye başladı. Dünyadaki etkili müslüman liderler, halifenin etkisini yaymakta kullanılmak üzere İstanbul’a davet edildiler. Osmanlı Devleti’ne ya da kendi ülkelerindeki müslüman halka karşı yapılacak olan bir saldırının, Osmanlı Devleti desteğinde genel bir müslüman ayaklanmasına yol açacağı söylenerek İngiliz, Rus ve Fransızlar uyarıldılar. Böylece İslam, Batılı güçlerin emperyalizmine ve Devleti tehdit eden milliyetçi azınlık hareketlerine karşı Sultan tarafından kullanılan ideolojik bir silah haline geldi.[9]

            Abdülhamit bu girişimlerinde önemli başarılar elde etmiştir. Rejimi hakkındaki bütün yakımalara rağen, halk kendisine, padişhlık ve halifelik makamına büyük saygı duyuyordu. Daha sonra aksini söylemelerine karşın, aslında İslamcılık Avrupa devletlerini de sindirmişti. Öyle ki, yabancı devletler kendi ülkelerindeki müslümanları ziyaret eden her Osmanlı ile İstanbul’a ziyarete giden her müslümanı, egemenliklerini tehlikeye düşürmeye çalışan bir casus olarak gördüler.[10] II.Abdülhamid’in son dönemlerindeki siyasi gelişmeler neticesinde İslamcılık önemini kaybetmiş ve Balkan savaşlarıyla beraber Türkçülük dediğimiz bir başka akım önem kazanmaya başlamıştır.

            Öte yandan, II.Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki’nin Türk milliyetçiliğini savunmasına karşın, cılız da olsa İslamcılık faaliyetleri de bazı kesimler tarafından devam ettirilmiştir. Türklerin Osmanlı Devleti’ni artık sadece Arap müslüman kardeşleriyle paylaşıyor olmaları, bazı kimselerde Osmanlıcılık ve Türkçülük yerine, yaşayabilmek için İslamın gerekli olduğu inancını güçlendiriyordu. Ancak bu grubun etkili bir lider kadrosu yoktu. En büyük İslamcı grup olan İttihad-i Muhammedi Cemiyeti 1909‘daki isyandan sonra son bulmuştu.

            Etkin İslamci gruplardan biri de, başında Mustafa Sabri’nin bulunduğu Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye’dir. Bu grup fikirlerini 1908 yılında Beyan ül Hak adlı dergide yayınlamıştır. Mustafa Sabri I.Dünya Savaşı’ndan sonra İttihat Terakki’nin getirdiği düzenin kaldırılmasında İngilizlere yardımcı olmuştur. Devleti modernleştirmenin başlıca aracının İslam olduğuna inananların başına geçen Mustafa Sabri’ye göre, müslümanlar dinlerini müslüman olmayanların saldırılarına karşı savunmak ve din reformlarını yapabilmek için birleşmek zorundaydılar.[11]

            İslamcı gruplar içinde en entelektüeli ise, fikirlerini aylık Sirat-i Müstakim (Doğru Yol) ve daha sonra Sebil-ür Reşad’da yayınlayan ve başlarında Mehmed Akif’in bulunduğu gruptu. Mehmed Akif ve taraftarları, meşrutiyetin, İslamiyetin demokrasisi ile tam olarak uyuştuğu fikrini savunuyorlar ve parlamentonun inananlar arasında eski müslüman meşveret (danışma) uygulamasını temsil ettiğini ileri sürüyorlardı. Onlara göre, Batı uygarlığı İslam ahlak kurallarını bozmuştu. Emperyalizmden kurtulmak için müslümanların eski değer ve birliklerine dönmeleri gerekiyordu. İslamiyet Batı’nın yalnız bilim ve teknolojisini alacak, İslam toplumunu zayıflatacak olan hükümet unsurlarını reddedecekti.[12]

Türkçülük

            İslamcılığı ortaya çıkaran unsurların pek çoğu, henüz başlangıç aşamasında olan bir Türk milliyetçiliğinin doğmasına da yol açmıştır. 19. Yüzyıl Avrupasında gelişen ve Osmanlı azınlık milliyetçileri tarafından savunulan millet fikri, Osmanlı aydınları tarafından görmezlikten gelinemezdi. Almanya ve İtalya’daki milliyetçi hareketlerin başarısı ve Osmanlı Devleti içindeki Türk olmayan müslüman grupların milliyetçi emelleri bir Türk kimliği bilincinin doğmasına yol açmış ve neredeyse zorla Türk milliyetçiliğinin yeşermesini sağlamıştır.

            Kırım Savaşı’ndan sonra Osmanlı topraklarına akın eden göçmenlerin baskı ve zulüm hikayeleri, Osmanlılarda, Osmanlı olmayan Türkler konusunda bir bilinçlenmeye yol açmıştır. Rus egemenliği altında kalan Türklerin, çocuklarını öğrenim için İstanbul’a göndermeleri ya da kendilerinin İstanbul’u ziyaret etmeleri bu bilinçlenmeyi artırmıştır. Gelenler arasında, kendi halklarının tarih ve dillerini öğretecek kadar uzun süre kalan Orta Asyalı aydınlar da vardı.

            Rus İmparatorluğu’nda, merkezi Kırım ve Kazan’da olan ve Batı Liberal düşüncesinden olduğu kadar, Genç Osmanlılar ve Genç Türklerin yazılarından da etkilenen oldukça yaygın bir Türk aydın hareketi vardı. Bu aydınların başında bulunan Gaspiralı İsmail Bey’in 1883 yılında Kırım’da çıkardığı Tercüman Gazetesi, Rus milliyetçiliği karşısında bütün Türklerin birleşmesi ve hepsinin anlayabilecekleri ortak bir edebi dilin geliştirilmesinin gerekliliği üzerinde duruyordu. İsmail Bey 1874 ve 1875‘te fikirlerini yaymak için İstanbul’a gelmiştir. Azerbaycanlı yazar Mirza Fatih Ali Ahundzade, Bakü’de çıkarmış olduğu gazetesinde sonradan Osmanlı dominyonlarında bir hayli tutulacak olan Türkçe oyunlar yazmıştır. Başka bir Azerbaycanlı olan Ağaoğlu Ahmet Bey de, Paris’te öğrenim görmüş, Genç Türkler ile irtibat kurmuş ve yayınladığı gazetesinde Türklerin Ruslara karşı birleşmeleri gerektiği konusunu işlemiştir. Ahmet Bey, II.Abdülhamit tahttan indirilince Osmanlı Devleti’nde Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.[13]

            Volga bölgesinde genellikle derviş tekkelerinde çalışan Çağatay ve Özbek Türk yazarları da dil ve tarih çalışmalarıyla Osmanlı Devleti’nde Türk milliyetçiliği hareketini güçlendirmişlerdir. Bunlar daha sonra İstanbul’a gelip Üsküdar’da kendi tekkelerini kurmuşlar ve burayı İmparatorluk içinde Türkçe çalışmalarının yapıldığı ilk merkez haline getirmişlerdir. Burada yapşlan çalışmaların bir ürünü olan, Buharalı Süleyman Efendi’nin 1928 yılında İstanbul’da yayınladığı Lügat-ı Çağatay ve Türki-i Osmani adlı eser oldukça önemlidir.

            Osmanlı topraklarına gelen Türk aydınları içinde en önemlisi Yusuf Akçura‘dır. Volga bölgesinde Simbirsk’de doğan Akçura, İstanbul’a gelerek II.Abdülhamit’in askeri okullarında öğrenim görmüştür. Jön Türkler hareketine katıldığı için Libya’ya sürülmüş, oradan Paris’e kaçmış, bir müddet Prens Sabahattin’in tarafında yer aldıktan sonra Jön Türklein Osmanlıcılık eğilimlerinden rahatsızlık duyarak Rusya’ya dönmüştür. Burada Üç Tarz-ı Siyaset adlı ünlü eserini ve diğer bazi incelemelerini kaleme almış, Türk milliyetçiliğini ve birliğini vurgulamıştır. Yayınlarını Rus postanesi aracılığıyla İstanbul’a göndererek epeyce bir taraftar kitlesi edinmiş ve 1908 ihtilalinden sonra İstanbul’a dönerek burada Türk milliyetçiliğini savunanların başında gelmiştir.[14]

            Türk milliyetçiligi ideolojisi, Osmanlıcılık ve İslamcılığa ters düşmekteydi. Osmanlı Devleti, milli bir Türk devleti olacaksa, ülkede gayr-i müslimlere ve Türk olmayan müslümanlara yer olmayacaktı. Bu nedenle II.Abdülhamit, Türkçülerin düşüncelerinin pek çoğunu paylaşıyorsa da, Türk milliyetçi akımını baskı altına aldı. Ancak yine de gazete ve dergilerde Türklük duyguları artık sık sık görülmeye başlandı. Birçok gazetede Osmanlı yerine Türk sözcüğü kullanılmaya başlandı. Daha evvel ülkedeki dini toplulukları belirtmek için kullanılan millet terimi de artık modern anlamını kazandı. Osmanlıların, Orta Asya’daki eski Türk topluluklarıyla olan bağları tarih kitaplarında daha sık yer almaya başlandı. 

            Günlük basında Kırım, Çin ve Semerkant’ta yaşayan Türkler sözkonusu edilmeye, onlar arasındaki Türk milliyetçi uyanış belirtileri heyecanla karşılanmaya başlanınca, Türkler arasında Ruslara karşı savunma gerekliliğinden sözedilmeye başlandı. Bunun Osmanlı Devleti’ne karşı bir Rus saldırısına sebep olabileceği korkusuyla milliyetçilik devlet tarafından baskı altına alındı.

            Daha sonra Balkan savaşlarının da etkisiyle, Anadolu milliyetçiliği kavramı ortaya çıktı. Türklerin gerçek vatanlarının Anadolu olduğu, İmparatorluğa Balkan topraklarının ve milletlerinin katılmalarıyla çöküşün başladığı vurgulanmaya başlandı. Türk devletinin gerçek gücü olarak Anadolu Türk köylüsü övülerek göklere çıkarılıyordu. Türkler Osmanlıca‘da bulunan Arapca ve Farsca kelimelerden kurtulmak istiyorsa, Anadolu köylüsünün kullandığı Türkçe incelenmeli ve hatta kullanılmalıydı. Türk milleti dış saldırılara karşı koymak istiyorsa, öncelikli olarak Anadolu’yu elden kaçırmamalıydı. [15]

II.Meşrutiyet devrine damgasını vurmuş olan İttihat ve Terakki Partisi (Jön Türk hareketi), ilk devirlerinde Osmanlıcılık ideolojisini savunurken, sonradan Türk milliyetçiliği fikrine yönelmiştir. Bu eğilim, özellikle Balkan Savaşlarındaki başarısızlık sonucunda azınlıkların devlet bünyesinde tutulması umudunun kaybedilmesiyle beraber ortaya çıkmıştır.[16] 1909 yılında Türk Derneği kurulmuş, aynı adla bir de gazete çıkartılmış fakat istenilen verim elde edilememiştir. Ancak Balkan savaşlarıyla beraber Türkçülüğe ilgi artmış, derneğin adı Türk Yurdu Cemiyeti olarak değiştirilmiştir. Yusuf Akcura ve Ağaoğlu Ahmet Bey’in yönetimindeki derneğin görüşleri, Türk Yurdu dergisinde yayınlanmaya başlanmıştır. Bunlar Osmanlı Türkçesini halkın konuştuğu dili yansıtacak biçimde basitleştirmak için bir kampanya başlatmışlar ve dünyanın her yerindeki Türklerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını gözeten bir politika izlemeye başlamışlardır.[17]

            Ittihat Terakki içinde ve dışında Türk milliyetçiliğinin ideolojik temelini geliştirmede Ziya Gökalp’in yeri büyüktür. Gökalp 1876‘da Diyarbakır’da doğmuş, 1896‘da öğrenim için İstanbul‘ a gelmiş ve Genç Türk hareketine katılmıştır. Daha sonra görüşlerinden dolayı tutuklanarak tekrar Diyarbakır’a sürgün olarak yaşamaya gönderilen Gökalp, zamanını daha çok felsefe, sosyoloji ve psikoloji okumaya ayırmıştır. Abdülhamid tahtan indirildikten sonra yerel İttihat ve Terakki şubesinde konferanslar vermiş, yerel gazeteler çıkarmış, kendi eserlerini yayınlamış ve güçlü bir düşünür olarak ün kazanmıştır. Eylemci bir politik yaşamdan uzak durmaya gayret etmiş, devlet memurluğu yerine düşünsel ve bilimsel alanda çalışmayı yeğlemiştir. İttihat Terakki’nin diğer üyeleri gibi daha evvel Osmanlıcılık fikrini benimserken, azınlıkların işbirliğine yanaşmamaları üzerine, Balkan savaşlarından sonra Türkçülüğü benimsemiştir.[18]

            Gökalp milliyetçi bir eğitime olan inancını belirtiyor ancak ırkçılığı ve körükörüne geçmişe bağlılığı reddediyordu. Ona göre Türkçülük, İslamcılık ve Çağdaşlaşma, birbirleriyle uyum gösteren kavramlardı ve hep beraber hem toplumu ve hem de devleti güçlendirebilirdi. Milli kültür ve kimlik unsurlarını terketmeden Batı örnek ve tekniklerinin benimsenmesi taraftarıydı. Arapca ve Farsca unsurlarıyla Osmanlı dilinin yerini halkın basit Türkçe dili ve grameri almalıydı. Ancak dile yerleşmiş olan Arapca ve Farsca sözcükler dilin zenginleştirici ögeleri olarak kalabilirdi. Şiirde aruz vezninin Türk dilinin akıcılığına uymadığını söylüyor ve yerine hece vezninin getirilmesini istiyordu. Gökalp, Türk mili kültürünün yanısıra İslamiyetin temel değer ve ilkelerinin de korunmasının gerekliliğine inanıyor, ancak aynı zamanda laik bir yaşam arzu ediyordu. Ona göre, yaşama din hukukunun sınırlılığından kurtarılmalı, din hukuku yerine laik hukuk geçerli olmalı, şeyhülislam yaşamaya müdahale edememeli, laik ve dini unsurlar arasındaki ikilemi sona erdirmek için dini okul ve mahkemeler kaldırılmalı, kadınlar da erkekler gibi öğrenim yapabilmeli ve erkekler gibi geçimlerini sağlayabilmeli, aile kurumu geliştirilmeli ve bunun için de Avrupa’da olduğu gibi soyadına sahip olmalıydı. İslamiyet ancak milli kültürü destekleyen milli bir din olarak kalacaktı. İslamiyet diğer müslümanlarla bağlantı kurmak için kullanilabilirdi ancak öncelikli olarak Türk milletinin çıkarları gözetilmeliydi. Arap geleneklerinin yerini Türk gelenekleri almalı, dualar Türkçe olmalı, Kur’an Türkçe öğretilmeli, bu bağlamda millet dinini daha iyi anlayıp Allah’ı da daha iyi tanıyabilmeliydi. [19]

            Gökalp, İstanbul Üniversitesi’nin ilk toplumbilim profesörü olmuş, Türk Ocağı’na katılmış, Türk Yurdu dergisinin basımı için Yusuf Akçura’ya yardım etmiştir. Aralarında tarihçi Fuad Köprülü, romancı Halide Edip, şair Yahya Kemal, yazar Ömer Seyfettin ve gazeteci Ahmet Emin Yalman ile Falih Rıfkı Atay’ın bulunduğu arkadaşları Cumhuriyet döneminde mesleklerinde en üst noktaya erişmelerine karşılık, Gökalp son yıllarını Diyarbakır ve Ankara’da geçirmiş ve çıkardığı Küçük Mecmua adlı dergiyle Türk milliyetçiliğinin canlandırılmasını desteklemiştir. Gökalp 25 Ekim 1924 tarihinde vefat etmiştir.

[1] Şükrü Hanıoğlu, "Batıcılık", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.5, s.1382-1383.

[2] Hanioğlu, s.1383-1384.

[3] Hanioğlu, s.1384-1385.

[4] Genç Osmanlılar’ın düşünceleri anayasacı liberalizm’den, modernist İslamcılığa, hatta olgunlaşmamış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar çeşitli görüşleri içeren zengin bir yelpaze oluşturmaktadır. Detaylı bilgi için bkz. İlber Ortaylı, "Bir Aydın Grubu: Yeni Osmanlılar", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.6, s.1702.

[5] Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c.2, 3.bs., cev. Mehmet Harmancı, e yayınları, İstanbul 2000, s.170-171.

[6] Bülent Tanör, "Anayasal Gelişmelere Toplu Bir Bakış", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.1, s.22-23.

[7] Şerif Mardin, "19. yy’da Düşünce Akımları ve Osmanlı Devleti", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.2, s.345.

[8] Şerif Mardin, "Tanzimat ve Aydınlar", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, C.1, s.50. İlber Ortaylı da, Namık Kemal’in yer yer tutucu ve yer yer de liberal modernist bir İslamcı çizgiye sahip olduğunu belirtmektedir. Bkz. Ortaylı, s.1703.

[9] Shaw, s.314-316.

[10] Shaw, s.316.

[11] Shaw, s.366.

[12] Shaw, s.366.

[13] Shaw, s.317-318.

[14] Shaw, s.318.

[15] Shaw, s.319.

[16] Tanör, s.22-23.

[17] Shaw, s.348.

[18] Shaw, s.362-363.

[19] Shaw, s.364-365.